**ORTA DOĞU'NUN BEYHUDE DÖNGÜSÜ**
*Kanlı kılıcın gölgesinde, aynı sahnenin yeni oyuncuları*
Tarih çarkını iki şeyle döndürür: üretenlerin alın teriyle, ganimet peşindekilerin kanlı kılıcıyla. Biri tohum eker, öteki harman yakar. Kasım'ın eşiğinde, Tel Aviv'den Washington'a, Tahran'dan Ankara'ya uzanan coğrafyada izlediğimiz tablo, Machiavelli'nin soğuk odalarından çıkmış bir senaryodur. Hobbes'un doğa durumunu aratmayan, kurumsal delilikler sarmalıdır bu. Stratejik analistler haritanın başında kibirle çay yudumlarken göz ardı ediyor: Bu kasvetli manzara yeni değil. İnsanlığın en kadim hastalığı, her çağda yeni bir gömlek giyip karşımıza çıkıyor.
İsrail'de sandıklar tıkanmış, siyasetçiler 61 sandalye eşiğinde nefes nefese kalmıştır. Koltuğunu korumak için ülkeyi ateşe vermekten çekinmeyen bir Netanyahu profili, sahnenin ortasında durmaktadır. Haaretz'in kulislerinde fısıldanan gerçek şudur: İktidar, hapisten kaçışın adıdır; savaş ise koltuğun en sağlam sigortası. Okyanusun ötesinde Trump'ın "Biz petrolümüze bakarız, olan oldu" pragmatizmi, şahinlerin elindeki son "açık çek" döneminin habercisidir. 2029'a uzanan bu zaman baskısı, Tel Aviv'e kulağında bir ses gibi fısıldıyor: "Fırsat bu fırsat, kaleyi içten ve dıştan çökertelim!"
Peki ya sahadakiler? Merhum Erbakan'ın tespiti hâlâ kulaklarımızda çınlıyor: "Mevzu Suriye ise hedef Türkiye'dir." Aynı formülü doğuya çevirdiğimizde hakikat çırılçıplak sırıtıyor: **Mevzu İran ise hedef Türk Cumhuriyetleri'dir!**
Kazakistan'ın, Türkmenistan'ın, Azerbaycan'ın petrol ve maden yatakları, ağızlarını açmış bekleyen ejderhaların önünde duran altın sofralardır. Başlarında yabancı muhafızların dikildiği saraylarda "Biz güvendeyiz" rüyası görenler, 1940'ların Suudi Arabistan'ı gibi adım adım sömürü çarkına teslim ediliyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurulan kibirli masalar da La Fontaine'in "Sarı Öküz" fabıdır aslında. Aslanın pençesinden kurtulduk sanırken sarı öküzü kendi ellerimizle teslim edenler, sıranın kendilerine ne zaman geleceğini okuyamayacak kadar basiretsiz bir "şımarık ergen" psikolojisindedir. Öküz yere yıkıldığında, ormanda bir sonraki gölge çoktan uzamaya başlamıştır.
Afganistan, bu oyunun en acı aynasıdır. Rambo filmleriyle şişinenler, yeraltı hazineleri kurutulduktan sonra bir bardak su bile vermeden terk edip gitti. Şimdi aynı oyun, aynı reçete, aynı kuyruk Orta Asya'ya zerk ediliyor. Tarih bir kez tekerrür ettiğinde fars sanılır; üçüncü kez tekerrür ettiğinde ise ihanettir.
Türkiye ise içeride ayrı bir imtihanın eşiğinde duruyor. 6 Şubat'ın koordinasyon hantallığı, sivil toplumun hazırlıksızlığı, enkazın altından yükselen sessiz çığlıklar henüz dinmemişken, dışarıdaki devasa fırtınayı göğüslemek zorunda. Evin içi yanarken komşunun yangınını söndürmeye çalışmak kolay iş değildir.
Özetle, Kasım'da patlak vermesi muhtemel bu savaş ne demokrasi davasıdır ne de medeniyet mücadelesi. Hitler sendromuyla "Benim silahım üstün, gücümü test etmeliyim" diyen teknolojik kibrin, kutsal kitaplara uydurulmuş vaat edilmiş masalların ürünüdür; kurumsal bir delilik, bir akıl tutulmasıdır. Amaç bellidir: Bir avuç imtiyazlı zümrenin çocuklarına ganimetten konforlu bir ömür sunmak için milyarlarca insanın hayatını harcamak. Tarih kitaplarına galipler belki "demokrasi" diye yazacak. Ama bedeli, her zaman olduğu gibi, mazlumların çocukları ödeyecek. Çünkü bu coğrafyada kılıçlar hep başkalarının, kefenler hep bizimdir.
**Araştırmacı Yazar Mehmet Dulkadir**
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.