SELANİK’İN SESSİZ TESLİMİYETİ: HASAN TAHSİN PAŞA VE TARİHİN ACI HİCVİ

SELANİK’İN SESSİZ TESLİMİYETİ: HASAN TAHSİN PAŞA VE TARİHİN ACI HİCVİ

Tarih, bazen kılıçların şakırtısıyla değil, bir imzanın mürekkebi kururken kopan fırtınalarla yazılır. Yıl 1912, ay Kasım (Rumi 26 Ekim)... Rumeli’nin gerdanlığı, medeniyetlerin kesişim noktası Selanik, koca bir imparatorluğun omuzlarında yükselirken, kapılara dayanan çakal sürülerine karşı kükremesi gerekenler kuzu postuna bürünmeyi seçti. İşte o gün, bir şehrin anahtarı düşmana değil, tarihin en büyük ironisinin ellerine teslim edildi.

Bugün masamızda, bayrakları bayrak yapan kan değil, tek kurşun atılmadan çekilen o trajikomik teskere var: Hasan Tahsin Paşa.

Tavus Kuşunun Gururu, Karıncanın Nasibi

Düşünün ki elinizde aslanlar gibi kükremeyi bekleyen 25 bini aşkın nizamı asker ve garnizon kuvvetleriyle birlikte toplamda 60 bine yaklaşan bir askeri potansiyel, dağlar kadar mühimmat, top ve tüfek var. Lakin komutanınız, kış uykusuna yatmış bir ayı misali sükûtu tercih ediyor. Hani derler ya: “Kuş uçmaz, kervan geçmez” yerler vardır; burası ise kuşların bile korkudan uçmayı unuttuğu, karıncaların bile “Acaba bu ordu bu kadar silahla neyi bekliyor?” diye birbirine bakıştığı bir ahvaldir.

Baykuşlar harabelerde tüner derler; lakin bu kez baykuşlar saraylarda değil, bir orduyu zapturapt altına alan karargâhın çatısında tünemiş, “Teslim ol da rahat edelim” türküsünü çağırıyordu. Hasan Tahsin Paşa, kendisini bir kartal zannederken, aslında kafese girmeyi kendi elleriyle teklif eden zavallı bir bülbül gibiydi. Gül bahçesini dikenlere bizzat kendi elleriyle sundu.

İroni Sancaklarında Bir Paşa: “Biz Onu Zaten Yunan’dan Aldık!”

Edebiyatın en keskin hicvi, gerçeğin kendisidir zaten. Hani denilir ya, bir komutan düşmana karşı aslan kesilir. Lakin bizim Paşa, kelimenin tam anlamıyla bir diplomatik evliyâ edasıyla davrandı.

Kendi akrabalarının, kendi coğrafyasının çocuklarının gözünün içine baka baka, “Aman efendim, biz bu şehri zamanında onlardan aldık, şimdi zâti sahibine iade ediyoruz; ne lüzumu var kırıp dökmeye?” mantığıyla hareket etti. Mübalağanın bile boynunu büken bu mantık, tarihin sayfalarına altın harflerle değil, kararmış bir mürekkep lekesi olarak kazındı.

Karga cenazesinde bülbül rolü oynamak budur! Tensikatı ve sevk idareyi kaybetmiş bir komutan kademesi... Asker cephede süngü bilerken, komutan salonda çay kaşığı çınlatıyordu. Kurtlar sofrasında paşa, kuzu sirkesinde meze oldu.

Fahreddin Paşalar Neredeydi, Tahsinler Neredeydi?

Bir yanda Medine’nin kızgın çöllerinde, kıtlık içinde levanten çekirgelerini yiyerek “Mukaddes Emanetleri İngilize çiğnetmem” diyen Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa’nın demirden iradesi; diğer yanda ise Selanik’in serin rüzgârlarında, masaların konforunda “Yıkılmasın binalarımız, kırılmasın camlarımız” diyen Hasan Tahsin Paşa’nın pamuk ipliğine bağlı vicdanı!
Biri Türk’ün o çelikten soy kütüğünü tarihin göğsüne çakarken, diğeri yerel aidiyetin bataklığında boğuldu. Tarih, adaletin terazisinde ikisini de tarttı: Biri nesiller boyu “Medine Müdafii” olarak dualarla anıldı, diğeri ise Lozan’ın kuytu köşelerinde bir yabancı mezarlıkta sükût-u hayal ile toprak oldu.

Tarihsel Ders: Yerel Aidiyetten Evrensel Devlet Aklına

Hasan Tahsin Paşa vakası, yerel aidiyetlerin kriz anında merkezi sadakati nasıl ezebileceğinin coğrafyamızdaki en acı dersidir. Nitekim mülki idarede ve güvenlik teşkilatında mülki amirlerin, hakim ve savcıların kendi memleketlerinde görev yapmaması ilkesi yalnızca bize mahsus bir tedbir değildir; Napolyon Fransa'sından evrensel kamu yönetimi ilkelerine kadar dünyadaki tüm üniter devletlerin uyguladığı temel bir çıkar çatışmasını (Conflict of Interest) önleme mekanizmasıdır.
Devlet aklı; idarecinin veya komutanın kriz anında "hemşehri, akraba ve yerel mülk" kaygısıyla hareket etmesini engellemek, kamu gücünün tarafsızlığını ve merkezi iradeyi korumak adına bu coğrafi sınırları çizer.

Son Söz: Tarihin Maskeli Balosu
Bugün ekranlarınızdan okuduğunuz bu satırlar, sadece geçmişin bir muhasebesi değil; kökenin, aidiyetin ve liyakatsizliğin bir millete kaça mal olduğunun faturasıdır. Devlet akıl ister, yürek ister, toprak sevgisini cüzdanın veya akraba bağlarının önünde tutan bir çelik irade ister.
Eğer o gün orada bir Fahreddin olsaydı, tarih başka yazılırdı. Lakin bir Hasan Tahsin olunca, zaferler bile mateme, teslimiyetler de en acı hicivlere mevzu bahis olur.
Unutmayın: Tarih unutmaz, sadece kaydeder. Ve kazananlar daima masada oturanlar değil, son nefesine kadar direnenlerdir!

Araştırmacı Yazar 
Mehmet Dulkadir

Yorumlar