Seyit Burhanettin Akbaş
Bazı köyler, adını yalnızca haritalarda taşımaz; geçmişini mezar taşlarında, aile lakaplarında ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda saklar. Tomarza’nın Gülveren köyü de böyle yerlerden biri. Yıllar önce kıymetli dostum Hakan Türker Dulkadiroğlu ile yaptığımız ziyaret, beni burada yaşayan Dulkadirli sipahilerinin izlerine götürmüştü.
Köydeki Gül Baba Türbesi’nin yakın zamanda yapıldığı anlatılıyor. Fakat türbeden önce de tepeye “Evliya” denirmiş. Köy halkı arasında, bu adla ilgili bir rüya ve türbenin bulunduğu yerde yaşandığı söylenen olaylar aktarılıyor. Bunlar tarihî belge olarak değil, köyün hafızasında yaşayan rivayetler olarak değerlendirilmeli. Çünkü bir yerin geçmişi bazen yazılı kayıtlarda, bazen de insanların anlattığı hatıralarda korunur.
Gülveren’in eski adı ise kayıtlarda Güllü Viran olarak karşımıza çıkıyor. Köy mezarlığında gördüğüm Osmanlı dönemi mezar taşları arasında 1800’lerin başına tarihlenen ve üzerinde “Sipahizade Mehmet” adı okunan bir mezar da vardı. Köyde “Sipahi” kelimesinin “İspâ” biçiminde söylenmesi, bu tarihî izleri bugünün diliyle birbirine bağlıyor.
Bölgedeki sipahi varlığı yalnızca Gülveren’le sınırlı değildi. Tomarza, Bünyan, Pınarbaşı, Akkışla ve Sarıoğlan çevresindeki köylerde sipahi ya da eşkincilerden söz ediliyor. Eşkinciler, sefere katılan askerî gruplar arasındaydı. Osmanlı döneminde bu toplulukların belirli bir düzen içinde örgütlendiği, kaynaklarda “ocak” adı verilen yapıların bulunduğu biliniyor. Köylerin ve ailelerin adlarında saklanan izler, bu düzenin bölgemizdeki yansımalarını araştırmaya değer kılıyor.
Gülveren’de “İspallar”, yani Sipahioğulları olarak anılan aileyi gördüğümde, burada sipahilerin yerleşmiş olabileceğini düşündüm. Aile büyüklerinden birinin adının Zülkadir olarak aktarılması da Dulkadirli bağlantısına dair dikkat çekici bir işaret. Yakın çevredeki Alaybeyli köyü ise geçmişte bu topraklarda yöneticilik yapan aileleri hatırlatıyor.
Bir başka iz de köyde “Bekdeşli” diye bilinen toplulukta karşımıza çıkıyor. Bu adın zamanla değişerek Bektaşlı biçimine dönüştüğü ve 16. yüzyıl kayıtlarında görülen Bektaşlıların Dulkadirli toplulukları arasında yer aldığı anlaşılıyor. 1520 kayıtlarında Kızılırmak boylarında rastlanan bu ad, Tomarza yöresinde de karşımıza çıkıyor. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen aynı adın aynı coğrafyada yaşamayı sürdürmesi, insanı geçmişle bugün arasında düşünmeye sevk ediyor.
Dulkadirli izleri yalnızca aile adlarında ve köy anlatılarında değil, Kayseri’nin mimarisinde de görülüyor. Dulkadirli beylerinin yaptırdığı medreseler, camiler ve zaviyeler, bu beyliğin bölgedeki varlığını hatırlatıyor. Muncusun’dan Büyük Bürüngüz’e, Pınarbaşı çevresindeki türbe ve mezarlara kadar uzanan bu izler, Kayseri tarihinin ne kadar geniş ve katmanlı olduğunu gösteriyor.
Gülveren’den yola çıkıp bir köyün adlarına, mezar taşlarına ve anlatılarına baktığımızda, karşımıza koca bir tarih çıkıyor. Her ayrıntı tek başına kesin bir hüküm vermeyebilir; ancak kayıtlar, yer adları ve sözlü hafıza birlikte ele alındığında geçmişin izleri belirginleşir.
Gülveren’in hikâyesi de bize şunu hatırlatıyor: Dulkadirli mirası, Kayseri’nin yalnızca eski yapılarında değil; köylerinde, aile hafızasında ve hâlâ yaşayan adlarında da saklı. Bu izleri araştırmak ve gelecek kuşaklara aktarmak, yaşadığımız coğrafyayı daha iyi tanımanın yollarından biridir.
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.