HAYRETTİN BÜRÜNGÜZ - YAŞAR BÜRÜNGÜZ -KEVSER BÜRÜNGÜZ - ALİ BÜRÜNGÜZ

BİZİMKİLERİ BİLİR MİYDİNİZ?
HAYRETTİN BÜRÜNGÜZ - YAŞAR BÜRÜNGÜZ -KEVSER BÜRÜNGÜZ - ALİ BÜRÜNGÜZ (Ağcalılar, Bürüngüzlüler, size de soruyorum)
"Bizim Başgöl’de bahçemiz vardı. Bünyan’da Sarımsaklı suyunun çıktığı Göz ya da Göztepe denilen yer mesire yeridir, Bünyanlılar suyun gözüne gitmeyi severler, hatta oraya Pınarbaşı da denir. Başgöl ise daha içtedir. Sonradan bu küçük göllerimiz, ıslah edilip havuz haline getirilmiştir. O yüzden bugün Yukarı Havuz, Aşağı Havuz diye adlandırılır. Burası da yemyeşildir ve sıra bahçeler, bağlar birbirini izler. Kayseri’de nasıl ki bağ sahibi olmak Kayserili olmanın alamet-i farikası sayılırsa Bünyan’da da aşağı yukarı öyledir.
Başgöl’deki bahçe diğer dedem Ali Bürüngüz’e aitti. Soy adından da anlaşılacağı üzere kökeni Bürüngüz olunca Osmanlı kaynaklarında Bürüngüzlüoğlu lakabıyla geçiyordu. Bünyan’da dedem tarafına Sağır Ahmetler, Bürüngüz’de ise Tahir Beyler derlerdi.
Her ne kadar Koramaz dağı ve civarı, Bürüngüz, Ağırnas, İsgobi ve çevresi, eskiden yoğun bir şekilde Hıristiyan nüfusu barındırıyorsa da bizim atalarımız, sayıca çok az da olsalar, Selçuklu döneminde Bürüngüz civarına gelmişler. Özellikle Koramaz dağı eteklerindeki Gaziler mevkiini birçok Bürüngüzlü bilir. Çünkü, oradaki mezarlar ve yerleşim Türklere aittir ve çok eskidir. Bizim soyumuzu da Bürüngüzlüler, köye ilk yerleşen Türk ailelerden kabul ederler. Lakin artık Bürüngüz’de kimsemiz kalmamıştır. Hepsi de İstanbul’a yerleştiler diğer Bürüngüzlüler gibi. Beşiktaş’ta sekiz yüz Bürüngüzlü aile var desem inanır mısınız?
Dedem Ali Bürüngüz, ufacık tefecik, kumral, mavi gözlü, ince bir ruh haline sahip bir adamdı. Yapı ustasıydı. Bürüngüzlülerin büyük bölümü yapı işlerini çok eski zamanlardan beri çok iyi bilirler. İstanbul ise vazgeçilmez mekandır onlar için. Dedem de başta İstanbul olmak üzere yurdun dört bir tarafını dolaşmış.
Gençliğinde bir ara tetiri işine girmişler. Eşeklerle Pınarbaşı taraflarına Avşar köylerine giderlermiş. Orada tetiri çokmuş. Onları toplayıp ya da köylülerden alıp Bünyan’a getirirlermiş. Aynı çerçicilik gibi şartlar çok ağır… Köyden köye geçerek yazıda yabanda yolculuk yapıyorsunuz. Aç, susuz… Bitleniyorsunuz, adam gibi temizlenemiyorsunuz. Neyse… Bunlar Avşar köylerinden geçip Bünyan’a yaklaştıklarında hep Ağcalı köyüne uğrar Tataroğlu Hacı İbrahim Ağa’nın hanesine gelirlermiş. Ağcalı köyü Bünyanlıların yaylak yerlerinden biri olduğu için köyde de zaten Tecirler gibi, Yamil Ağalar gibi Bünyanlı aileler ikamet etmektedir. Bunun da getirdiği bir rahatlık olmalı…
Dedem Ali Efendi, gencecik, çıta gibi bir delikanlı o zamanlar… Hacı İbrahim Ağanın hanesinde uzun bir dal gibi, esmer mi esmer Kevser Kızı görmüş de ona vurulmuş. Önceleri ağalarına söyleyememiş ama gide gele ağaları da bir şeyler sezinler olmuşlar. Bir vakit durum anlaşılınca Hacı İbrahim Ağanın kapısına dünürcü oturmuşlar. Hacı İbrahim Ağa da tanıdığı bildiği adamlara yok dememiş.
Kevser Anam, Ağcalı’dan seymen alayı ile Bünyan’a gelin gelişini ballandıra ballandıra anlatırdı.
-Ağlacı’dan atlı seymenler yola dizildi. Hepsi de mavzerli… Bünyan’dan da yirmi-otuz kadar seymen gelmiş, atın üstündeler ki yıldır yıldır… Ben atın üstünde Bünyan’a gelin geldim yavrım…
Ben de Kevser Anamı kızdırmak için sorardım.
-Anacağzım, böyle yakışıklı bir adamı nasıl kandırdın?
Kevser Anam bu soruyu sorduğumda hep gülerdi:
-Alim Alim gül Alim
Gül dibine gel Alim
Gül dibi serin olur
Gel otur benim yarim
Diyerek kandırdım derdi. Halbuki dedemin evine gelene kadar birbirleriyle konuşmamışlar bile. O zamanın adeti öyleymiş.
Kevser Anam, tam bir Türkmen anasıydı. Dulkadirli soyundan, güçlü kuvvetli bir insandı. Onun övünerek anlattığı bir hikayesi vardı. Ağcalı’dan Bünyan’a gelin gelirken seymen alayının yolunu bir çoban keser. Devrin adeti şudur. Çoban iri kıyım koçlardan birini gelinin önüne getirir. Eğer gelin, atın üstünden eğilip koçu tutar, bir hamlede kaldırırsa koç, geline hediye sayılır. Eğer gelin koçu kaldıramazsa çobana koçun ederi kadar bahşiş verilecek.
Kevser Anam:
-Ya Allah, bismillah deyip koça yüklenince koçun ayakları yerden kesilmiş. Seymenlerde bir alkış tufanı kopmuş. Bir ara bakmışlar ki çobanı ağlamsı bir hal almış.
-Ne oldu çoban demişler.
-Koç, filan ağanındı, ben ne ederim şimdi diyormuş.
Hemen Hamidiye ağaları, dedemin ağaları devreye girmiş. Koçu çobana verdikleri gibi bir de çobanı bahşişleyip yola revan olmuşlar.
Ali Dedem yapı ustası, Kevser Anam ise hayvanlara çok düşkün bir insandı ve biri İstanbul’a gidelim yapı işiyle uğraşayım derken diğeri hayvancılık yapalım diye tutturuyormuş. Önce dedemin dediği olmuş, gitmişler Beşiktaş’ta bir eve yerleşmişler, dedem orada inşaat işlerine girmiş. Gel zaman git zaman Kevser Anam, günden güne solmaya başlamış.
-Ne oldu hanım?
-Burada burnunu öpecek bir hayvan bile yok. Beni Bünyan’a götür.
Bir değil, üç değil, beş değil… En sonunda dedem dayanamamış, Beşiktaş’ta neyi var neyi yok satıp Bünyan’a dönmüşler. Ali Dedem de yapı ustası adam, hayvancılık ona çok zahmetli gelirdi ama yine de birçok koyun keçi alıp Kevser Anamın dediğini yapmak zorunda kaldı. Zaten ondan sonra dedemin düzeni bozuldu. Zaman zaman küçük çaplı yapı işleriyle de uğraştıysa da bir randıman alamadı."
S.Burhanettin AKBAŞ, Hamidiye Köyüm Olsa, 2014

Yorumlar