*1924’ten Gazze’ye, Minberden Madde Bağımlılığına: Bir Ruhun İlgası* Mehmet Dulkadir

*1924’ten Gazze’ye, Minberden Madde Bağımlılığına: Bir Ruhun İlgası*


Bir Makamın Vedası: Şeyhülislam’dan Diyanet’e
O sabah sadece bir unvan mülga edilmedi; din ile devlet arasındaki kadim bağın mahiyeti de değişti. Devletin vicdanı olan Şeyhülislamlık, yerini devletin bir dairesi olan Diyanet’e bıraktı. Oysa Şeyhülislam, bir memur değil; hakikati haykıran bir otoriteydi. Diyanet’in kuruluşuyla birlikte dinin sesi, minberden gönüllere değil, artık devletin çizdiği sınırlar içerisinden duyulur oldu. İmamlarımıza bağlanan maaşlar, belki bir geçim kapısıydı; lakin vakıf medeniyetinin o hür ruhu, yerini "memuriyetin soğuk nefesine" bıraktı. Emevilerden bu yana gördüğümüz, dini otoriteyi kontrol altına alma çabası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da kendini hissettirdi.


Bugün Ortadoğu neden bir barut fıçısı? Neden sokaklarımızda gençlerimiz uyuşturucu batağında can çekişiyor? Bu iki soru, aslında aynı trajik hikâyenin farklı perdeleridir. 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgasıyla sadece bir siyasi makam değil, bir medeniyetin ahlak kalesi ve ümmetin manevi zırhı da düşürüldü.
Ortadoğu’nun Kaynayan Kazanı ve Kimliksizlik
Ortadoğu’da bugün akan kanın, bitmek bilmeyen vekalet savaşlarının ve o devasa otorite boşluğunun asıl sebebi 1924’teki o büyük "başsızlıktır". HİLAFET, bu coğrafyanın manevi çimentosuydu. O çimento sökülünce, yerine Batı’nın sinsi planları ve suni sınırları geçti. Ümmetin birliğini temsil eden o şemsiye kapanınca, Ortadoğu emperyalizmin oyun sahası, gençlik ise kimliksizliğin kucağına itildi.

Atadan Öğüt Yerine Psikolog Koltuğu
Eskiden bu topraklarda *"ata" vardı, "pir"* vardı, caminin manevi bir ağırlığı vardı. Gençler, hayatın çıkmazlarını bir büyüğün dizinin dibinde, imanın ferahlığında çözerdi. Bugün ise manevi otorite *"devlet memuru"* statüsüne indirgenince, *caminin o kapsayıcı ruhu zayıfladı.*
 Atasından öğüt almayı *"GERİCİLİK"* sanan modern zaman gençliği, ruhundaki o devasa boşluğu doldurmak için *psikolog koltuklarına* mahkûm edildi. Maneviyatın olmadığı yerde, reçeteli ilaçlar ruhun açlığını doyurmaya yetmiyor.

Uyuşturucu Batağı ve Ahlaki Çöküntü
İşte bu manevi boşluk, en korkunç meyvesini bugün sokaklarımızda veriyor: Uyuşturucu ve ahlaki yozlaşma. Hilafet’in ve temsil ettiği o sarsılmaz ahlak nizamının tasfiyesi, toplumun *bağışıklık sistemini çökertti.* Kendi medeniyet köklerinden koparılan gençlik, "özgürlük" adı altında madde bağımlılığının ve hazcılığın kölesi yapıldı. Caminin o mahalledeki AHLAK TUTKALI olan denetleyici ve kucaklayıcı ruhu, yerini *"PARAYI VEREN YÖNETİR"* sistemiyle kurulan bürokratik bir yapıya bırakınca, sokaklar sahipsiz kaldı.

*Sonuç:* Köklerimize Dönüş Şart
Bugün Ortadoğu’nun her köşesinden dumanlar yükselirken, şehirlerimizin ara sokaklarında gençlerimiz zehirlenirken görmeliyiz ki; 1924’teki o kırılma sadece tarihin bir yaprağı değil, bugünkü felaketlerin anahtarıdır. Maneviyatı "devletin dairesine" hapsetmek, toplumu ahlaki bir uçuruma sürüklemiştir.
Geleceğimizi kurtarmak; atanın sözüne değer veren, psikolog koltuğundan önce secdenin huzurunu bilen ve Ortadoğu’yu bir ümmet bilinciyle yeniden ayağa kaldıracak bir nesil inşa etmekle mümkündür. 1924’te kaybedilen o ruhu yeniden bulamazsak, ne Ortadoğu’da kazanı durdurabiliriz ne de sokaklarımızda bir gencimizi daha kurtarabiliriz.

Araştırmacı yazar 
Mehmet Dulkadir

Yorumlar