Devletin Devamı, İlmin İstikameti ve Medresenin Aynası: Koçi Bey’den Kâtip Çelebi’ye, Oradan Bugüne / Mustafa Salim Nursaçan

Devletin Devamı, İlmin İstikameti ve Medresenin Aynası: Koçi Bey’den Kâtip Çelebi’ye, Oradan Bugüne

Bir devletin güçlü kalabilmesi, sadece askerî kudretine yahut ekonomik imkânlarına bağlı değildir. İslam siyaset düşüncesinde ve Türk devlet geleneğinde bu hakikat, erken dönemden itibaren berrak bir şekilde ifade edilmiştir: Devlet üç sacayağı üzerinde ayakta durur. Bunlar klasik literatürde ulema, ümerâ ve reaya olarak formüle edilir. Ulema ilmi ve meşruiyeti, ümerâ icrayı ve düzeni, reaya ise üretimi ve toplumsal sürekliliği temsil eder. Bu üç unsurdan biri bozulduğunda, bozulma diğerlerine de sirayet eder; zincirleme bir çöküş başlar.

Osmanlı düşünce tarihinde Koçi Bey ve Kâtip Çelebi’nin önemi tam da burada ortaya çıkar. Onlar, çöküşü sadece askerî yenilgilerde veya mali sıkıntılarda değil; ilmin istikametini kaybetmesinde, ulemanın fonksiyonunu yitirmesinde ve medresenin çağı okuyamaz hale gelmesinde arayan mütefekkirlerdir. Medrese, onların gözünde yalnızca bir eğitim kurumu değil; devletin vicdanı, toplumun aklı ve dinin hayata temas ettiği ana damardır.

Koçi Bey: İdarenin Bozulması İlmin İtibarını Yıktığında

Koçi Bey, bir nasihatnâme yazarı olmanın ötesinde, Osmanlı’nın iç mekanizmalarını yakından tanıyan bir teşkilat adamıdır. Onun medrese eleştirisi, doğrudan ahlak ve liyakat meselesine dayanır. Medresenin bozulması, Koçi Bey’e göre, müfredattan önce insan unsurunun bozulmasıdır.

Mülâzemetin parayla satıldığı, müderrisliğin ve kadılığın ilimle değil iltimasla verildiği bir düzende, ilmin itibarı kalmaz. Böyle bir ortamda medrese, ilim üretmez; mevki üretir. Ulema, hakikati söyleyen bir sınıf olmaktan çıkar, makamını korumaya çalışan bir zümreye dönüşür. Şeyhülislamın sık sık azledilmesi, kazaskerlerin siyasal baskı altında tutulması, Koçi Bey’e göre ilmi susturur; susan ilim ise devleti felakete sürükler.

Burada Koçi Bey’in asıl hassasiyeti şudur: Ulema adaleti temsil edemez hale gelirse, ümerânın zulmünü durduracak hiçbir mekanizma kalmaz. Bu, sadece bir eğitim sorunu değil; doğrudan devletin bekası meselesidir.

Kâtip Çelebi: Akıl Dışlandığında Din de Toplum da Daralır

Kâtip Çelebi ise meseleyi daha derin bir yerden kavrar. Onun eleştirisi, sadece ahlaki yozlaşmaya değil; zihinsel daralmaya, entelektüel çoraklaşmaya yöneliktir. Medreseler, Çelebi’ye göre, ilmi bir dengeyi kaybetmiştir. Akli ilimler dışlanmış, nakli ilimler kendi içinde tekrara düşmüş, düşünce donmuştur.
Astronomi bilinmeden vakit konuşulmakta, matematik bilinmeden miras anlatılmakta, tarih okunmadan siyaset hakkında fetva verilmektedir. Bu durum, Kâtip Çelebi’ye göre, dini korumaz; aksine dini hayattan koparır. Taassup, bid’at kavgası ve mezhepçilik, ilim eksikliğinin bir sonucudur. Kadızâdeliler ile Sivâsîler arasındaki gerilim, aslında medresenin düşünce üretme kabiliyetini kaybetmesinin sosyal yansımasıdır.

Çelebi, İbn Haldun’un çizgisinde şunu söyler: Devletin ömrü, ilmin yenilenme kabiliyetiyle doğru orantılıdır. Akıl ile vahiy arasında düşmanlık kuran bir anlayış, ne dini koruyabilir ne toplumu bir arada tutabilir.

Bugüne Gelirken: Medrese Var, İdrak Yok

Bu tarihsel çerçeveden bugüne baktığımızda, özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki geleneksel medrese yapıları üzerinden ciddi bir sorgulama yapmak zorundayız. Burada mesele niyet meselesi değildir; samimiyet vardır. Ancak yöntem, ufuk ve çağ idraki ciddi şekilde sorunludur.

Bugün bu medreselerden mezun olan birçok genç; gündelik hayatın temel meselelerini kavrayamamaktadır.
Astronomi bilmediği için takvim, vakit ve kozmoloji hakkında konuşurken ortaçağ dili kullanmaktadır.
Kur’an tefsiri yaparken bilimsel verilerden, sosyolojik bağlamdan, tarihsel arka plandan tamamen kopuk bir yöntem izlemektedir.
Dini, hayata rehber kılan bir ilim olarak değil; kitap sayfalarına sıkışmış bir ezber olarak sunmaktadır.
Bu tablo, Kâtip Çelebi’nin üç yüz elli yıl önce yaptığı eleştirinin hâlâ geçerli olduğunu göstermektedir. Medrese vardır; ama çağı okuyan bir medrese yoktur. İlmi silsile vardır; fakat ilmi üretim yoktur.

Diyanet İşleri başkanlığımız, Cemaatler ve İdari Tıkanma: Koçi Bey ve Kâtip Çelebi Bugün Ne Söylerdi? 

Koçi Bey’in idari eleştirileri, bugünün dünyasında en açık biçimde liyakat ilkesinin zedelenmesi üzerinden okunmalıdır. Koçi Bey’e göre devletin çözülüşü, yalnızca rüşvetle değil; torpil, siyasal baskı ve toplumda nüfuz sahibi kimselerin etkisiyle yapılan atamalarla başlar. İlmi ehliyet yerine yakınlık, sadakat veya güç ilişkileri esas alındığında, makam ilmi taşımak yerine ilmi ezer.

Bugün bu tablo, Diyanet teşkilatımız başta olmak üzere dinî alandaki birçok kurumsal yapıda çok dikkat edilmesi gereken bir husustur.  İlmi donanımı, çağ okuması ve ufku olan kadrolar yerine; belli çevrelerin, siyasetin, cemaatlerin yahut yerel güç odaklarının baskısıyla şekillenen atamalar, kurumsal aklı felce uğratacaktır. Bu durum, Koçi Bey’in ifadesiyle, "devletin içten çürümesi”nin modern bir tezahürüdür.

Kâtip Çelebi cephesinden bakıldığında ise problem daha derindir. Bugün birçok medrese, 8–10 asır önce yazılmış eserlerin dünya tasavvurunu mutlaklaştırarak, bugünün insanına hitap edebilecek yeni bir ilim dili üretmeyi reddetmektedir. Metinler kutsanmakta, fakat metod sorgulanmamaktadır. Zaman değişmiş, toplum dönüşmüş, bilim ilerlemiş; fakat medrese zihniyeti bu değişimi “tehdit” olarak görmektedir.

Bu noktada en çarpıcı sorun şudur: Diyanet İşleri başkanlığımızin yapmaya çalıştığı sınırlı açılımlar dahi, bu dar anlayış tarafından “dini bozma”, “reformist sapma”, “hakikatten uzaklaşma” şeklinde damgalanmaktadır. 

Hatta Cumhurbaşkanımızın dahi, dinin doğru anlaşılması ve yeniden yorumlanması gerektiğine dair ifadeleri, bazı çevrelerce (cemaat, dini yapılanmalar ve bazı tarikatlarca) açıkça hedef alınmakta; tebliğler, konuşmalar ve metinlerle devletin en üst makamı bile dini tahrif etmekle itham edilebilmektedir.

Eğer Kâtip Çelebi bugün yaşasaydı, büyük ihtimalle şu uyarıyı yapardı:
“İlim, zamanın idrakini kaybederse; din, hakikati temsil etmez, sadece geçmişi tekrar eder.”

Buradaki sorun nedir? Sorun, geleneğin akla kapatılması, ilmin donuklaştırılması ve yeniliğin bid’at korkusuyla boğulmasıdır. Bu anlayış, dini korumaz; dini hayatın dışına iter.

Sonuç: Bugünkü medrese çağı okuyamamaktadîr. Güncel konulara cevap verememektedir. İnsanımıza çağa hukmetmek konusunda rehberlik yapamamaktadır. 
Koçi Bey ile Kâtip Çelebi’nin ortak uyarısı nettir:
İlim yenilenmezse, devlet çözülür.  3. Selimin sadrazama yazdığı pusulada, "medresenin talep edilen yenilenmenin yapılmadığı gibi, medrese hocalarının her şeyi hercü merc ettiği" serzenişte bulunur. 

Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne medreseyi toptan reddetmek ne de kutsal bir dokunulmazlık zırhına büründürmektir. İhtiyaç duyulan şey; aklı, bilimi, tarihi ve çağın problemlerini merkeze alan bir ilim anlayışıdır. Medrese, yeniden toplumun aklı haline gelmedikçe; din, İslam’ın murad ettiği idrak seviyesine ulaşamayacaktır.

Halkımızda, medresede okuyan ve mezun olan kişilere bu noktadan bakarak dikkatli ve teyakkuz içinde bulunmalidirlar. 

Bu mesele, bir eğitim meselesi değil; bir medeniyet meselesidir. Ve bu medeniyet, ancak Koçi Bey’in ahlaki ve idari ciddiyetiyle, Kâtip Çelebi’nin entelektüel cesareti bir araya getirildiğinde yeniden ayağa kalkabilir.

M. Salim Nursaçan

Yorumlar