Güneşin kavurduğu Maraş yaylalarından, Akdeniz’in tuzlu köpüklerine uzanan bu destan;* Mehmet Dulkadir

*Güneşin kavurduğu Maraş yaylalarından, Akdeniz’in tuzlu köpüklerine uzanan bu destan;* 

sadece bir iskanın değil, rüzgârın önündeki bir avuç kor ateşin denizi aşma hikâyesidir. Yanlarında sadece çıkınlarını değil, **"Deliler"**in o sarsılmaz korkusuzluğunu ve Türkmen vakarını da götürenlerin öyküsüdür bu.

Kartalların Yuvasından Akdeniz’in Kucağına: Bir Mukaddes Sürgün

*I. Şahin Bakışlıların Seçimi: Niçin Dulkadirli?*

1571 yılı, takvimlere sadece bir fetih olarak değil, bir "kök salma" mecburiyeti olarak düştü. Kıbrıs, fethedilmiş bir kaleydi ama ruhu eksikti. Osmanlı’nın ulu çınarı, bu yeni toprağa can suyunu Dulkadiroğulları’nın asil damarlarından vermeye karar verdi. Neden mi? Çünkü Maraş’ın, Elbistan’ın ve Bozok’un evlatları, tıpkı ordunun ön saflarında ölüme gülümseyerek koşan "Deliler" gibi gözü pek, fırtına mizaçlıydı.

 Çukurova’nın cehennem sıcağına alışkın tenleri, Kıbrıs’ın yakıcı güneşiyle adeta akrabaydı. Onlar hem toprağı ana gibi seven birer çiftçi hem de ihtiyaç anında kılıcı kınından bir şimşek gibi sıyıran birer serdengeçtiydiler. Devlet, bu "konar-göçer" kasırgayı, Ada’nın bereketli ovalarında dizginleyip bir sadakat kalesine dönüştürmek istedi.

II. Ferman-ı Şahane:

 Kaderin Kadırgaları
Padişahın mürekkebi kağıda değdiğinde, on haneden birine "yol göründü." Bu bir sürgündü; ama içinde vatan vaadi taşıyan bir hicretti.
 * Ateşten Gömlek: Devlete olan borçlar, tıpkı sonbahar yaprakları gibi dökülüp silindi.

 * Demir ve Saban:

 Demirciler ateşi, dülgerler ahşabı, çiftçiler ise toprağın sırrını heybelerine koydu.
 * Mavi Dehliz: Silifke ve Mersin limanlarına inen bu dev kervan, Akdeniz’in hırçın dalgalarıyla tanıştı. Kadırgalar, Anadolu’nun yiğitlerini Yeşil Ada’ya taşırken; her bir kürek çekişi, ana topraktan ayrılmanın hüznüyle yeni bir vatan kurmanın umudu arasında gidip gelen bir sarkaca benziyordu.

III. Mesarya’da Yeni Bir Maraş: 

Gidenin Dönmediği Menzil
Ada’ya ayak basan bu "deniz aşırı Türkmenler", Mesarya Ovası’nı adeta bir nakış gibi işlediler.
 * Toprağın Vefası: Elbistan’ın tozunu Kıbrıs’ın toprağına karıştıranlar, orayı bir tahıl ambarına çevirdi.
 * İsimlerin Ebediyeti: Bugün KKTC’de "Maraş" dendiğinde yankılanan ses, sadece bir semt adı değil; 16. yüzyılda oraya kalbini bırakan Dulkadirli beylerinin gür sesidir. Bozok’un rüzgârı, Beydili’nin asaleti ve Avşar’ın celâdeti Ada’nın her köyünde bir kitabe gibi yaşadı.

IV. Hüzünlü Bir Senfoni:

 Yayla Özlemi ve Nemli Sıcak
Her destanın bir yarası vardır. Anadolu’nun bin rakımlı serin yaylalarından, karlı Binboğa Dağları’ndan kopup gelen bu dev cüsseli adamlar ve çilekeş kadınlar için Kıbrıs’ın nemli sıcağı, bazen bir cellat bazen bir imtihan oldu. Hasret, bir kor gibi yürekleri yakarken; sıla özlemiyle yanıp tutuşanların bir kısmı limanlarda "firar" yolları aradı. Lakin Osmanlı’nın çelikten iradesi, onları bu yeni vatanın harcı yapmaya kararlıydı. Kaçışlar kapandı, yerini kökleşmenin o vakur sükuneti aldı.

> Hulâsa-i Kelâm: > Bugün Kıbrıs Türkünün lehçesindeki o sert tını, mutfağındaki o baharatlı koku ve bakışındaki o sarsılmaz irade; aslında Dulkadiroğulları’nın mirasıdır. Onlar, Anadolu’nun bağrından sökülüp denizin ortasına dikilen, ama her şeye rağmen kurumayan ve meyve veren "Delice" zeytin ağaçlarıdır. Maraş ile Lefkoşa, Elbistan ile Girne; tarihin kırılmaz bir zinciriyle birbirine mühürlenmiştir.

Dulkadiroğulları araştırma merkezi tarafından oluşturulmuştur 

Mehmet Dulkadir

Yorumlar