Anadolu İrfanının Aynasında Ehl-i Beyt Tasviri: Köklerimize Dönüşün Sanatkârane Çağrısı / Mustafa Salim Nursaçan

Anadolu İrfanının Aynasında Ehl-i Beyt Tasviri: Köklerimize Dönüşün Sanatkârane Çağrısı

Bu makalede muradımız, herhangi bir kültürü tahkir etmek değil; bilakis kendi medeniyet hafızamızın, kendi estetik dilimizin ve Anadolu irfanının asırlardır kurduğu o derin sevgi köprüsünü yeniden hatırlatmaktır. Çünkü bugün karşılaştığımız Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin tasvirlerinin büyük kısmı, tarihî süreçte İran estetiğinin, İran yaşam tarzının, İran zaman ve mekân tasavvurunun, yani o coğrafyanın zihnî ve kültürel dünyasının görsel yansımalarıdır. Kerbelâ’nın sahnelenişinden mersiye ikonografisine kadar pek çok görsel anlatım, bizim Türkmen-Horasan köklerimizden doğan Alevî-Bektaşî muhabbet dilinden ziyade, başka bir coğrafyanın görsel hafızasını yansıtmaktadır.
Hâlbuki Anadolu’da Ehl-i Beyt sevgisi, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmet Yesevi irfanından süzülerek Türkçe nefeslerde, semahlarda, meydan erkânında, alp-eren tipolojisinde tecessüm etmiş; yiğitlik, adalet ve muhabbetle yoğrulmuştur. Bu sevgi görsel dile de yansımış; Osmanlı minyatüründe, halk resminde, hatta sancak ve levhalarda kendine mahsus bir üslup doğurmuştur.

Bugün mesele, “şu doğru bu yanlış” demek değil; mesele, kendi tarihî görsel mirasımızın farkına varmak ve onu yeniden üretmektir. Çünkü her millet kutsalını kendi estetik diliyle anlatır. İran’ın yaptığı İran içindir, Hind’in yaptığı Hind içindir. Bizim de Selçuklu-Osmanlı çizgisinden beslenen bir minyatür ve tasvir geleneğimiz vardır. Bu geleneği ihya etmek, bir ayrışma değil; bilakis kendi köklerimizle barışmanın, kendi muhabbet dilimizi yeniden kurmanın adıdır.
Bu sebeple aşağıdaki metin, minyatürün İslam medeniyetindeki yerini ve Osmanlı tasvirlerinde Ehl-i Beyt’in nasıl “bizden” kılındığını ortaya koyarken, aynı zamanda Anadolu irfanının görsel hafızasına dönme çağrısıdır. Maksadımız, sevgiyi çoğaltmak; Ehl-i Beyt muhabbetini kendi kültür kodlarımızla yeniden görünür kılmaktır.

Minyatür Sanatı: İslam Kültüründe Görsel Bir Köprü

Minyatür, İslam medeniyetinin en zarif ve anlamlı sanat dallarından biridir. Kelime anlamıyla “küçük resim” demek olan bu sanat, el yazması kitapların sayfalarını, metinleri görselleştirerek canlandıran, ince fırça darbeleriyle işlenmiş, renklerin ve altın yaldızın dans ettiği bir resim tekniğidir. İslam kültüründe minyatür, sadece estetik bir süs değil; kutsal tarihin, ahlakın, kahramanlığın ve ilahi hikmetin görsel bir tercümanıdır. Figüratif tasvir yasağına rağmen (özellikle Hz. Peygamber Efendimiz’in yüzü nur halesiyle veya örtülü olarak korunarak), sanatçılar bu yasağı aşmanın yolunu “hikâyeyi yaşanır kılmak”ta bulmuşlardır. Böylece minyatür, Kur’an ve sünnetin manevi derinliğini, insanın kalbine nakşeden bir araç haline gelmiştir. Osmanlı’da, Safevi’de, Mughal’da… her coğrafyada minyatür, o milletin ruhunu, giyimini, mekânını ve duygusunu kutsal anlatıya katmıştır. Bu, dinin evrenselliğini korurken, kültürel kimliği de yaşatan muhteşem bir sentezdir.

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Sahabe-i Kiram’ın Tasvirlerinde Türk-Osmanlı Kültürel Kodları

Osmanlı döneminde, özellikle 16. yüzyıl klasik çağında, Hz. Peygamber Efendimiz’in ve sahabe-i kiramın minyatürleri tamamen kendi kültürümüzün yaşam tarzı, giyimi, mekânı ve zamanıyla ilişkilendirilerek resmedilmiştir. Bu, bir “algı operasyonu” değil; tam tersine, kutsal olanı “bizden” hissettiren, sevgiyi ve aidiyeti derinleştiren bilinçli bir sanat tercihiydi.

En çarpıcı örnek, Erzurumlu Mustafa Darir’in Siyer-i Nebi’sidir (1594-1595, III. Murad emriyle Nakkaş Osman ve ekibi tarafından 6 cilt, yaklaşık 814 minyatür). Burada:
Hz. Peygamber nur halesiyle tasvir edilirken, sahabe Osmanlı kaftanı, çakşır, entari, kemer, sikke/sarık ve kavuk giyer. Savaş sahnelerinde sahabe sipahi veya yeniçeri gibi zırhlanır.
Mekânlar İznik çinili duvarlar, sedir, Anadolu halıları, Türk bahçesi ve Osmanlı çadırları ile donatılır.
Zaman boyutu ise 16. yüzyıl İstanbul’unun günlük hayatıdır: Atlar Türk eyeriyle, silahlar Osmanlı kılıcı/pala tarzıyla.

Bu yaklaşım, mekânsal ve zamansal yerelleştirmedir: Medine veya Mekke sahneleri bile Osmanlı saray veya mescit atmosferinde canlandırılır. Böylece izleyici “bu bizim Peygamberimiz, bizim sahabe” hissine kapılır.

Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt Tasvirlerinde Aynı Türk Kültürel Sentez
Aynı yöntem, Ehl-i Beyt için de geçerlidir.

Hz. Ali (r.a.): Siyer-i Nebi’de ve Hâverânnâme nüshalarında Zülfikar Osmanlı kıvrımlı kilij/pala şeklinde, çift uçlu ama Türk kılıç ustalarının tarzıyla çizilir. Hz. Ali zırhlı sipahi gibi, Düldül Osmanlı atı gibi tasvir edilir. Mekânlar Türk halıları serili, çinili iç avlular veya çadırlar.

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.): Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ’sı (Kerbela faciası) Osmanlı nüshalarında (özellikle 16.-17. yy Bağdat Osmanlı okulunda) yeşil sarıklı, kaftanlı, Osmanlı savaş giysili olarak resmedilir. Kerbela çölü bile Osmanlı çadırları, Türk at kültürü (yas için düğümlü kuyruk) ve Anadolu halılarıyla işlenir. Su taşıma sahnesinde Hz. Abbas’ın atı Türk savaş atı gibi betimlenir.

Burada dikkat çekici bir başka husus da şudur: Nasıl ki Osmanlı nakkaşhanesi Hz. Peygamber ve sahabe tasvirlerinde kendi zamanının kıyafetini, mimarisini ve mekân anlayışını kullanmışsa, Hristiyan dünyasında da Hz. İsa tasvirleri her toplumun kendi kültürel hafızası içinde yeniden biçimlenmiştir. İngiltere’de yapılan tasvirlerde Orta Çağ İngiliz yüz hatları ve yerel giysi biçimleri görülürken, İspanya’da Katolik monarşi estetiğinin etkisiyle farklı bir fizyonomi ve kostüm ortaya çıkar; Rus ikonalarında Slav yüz tipi, uzun ve dar burun, ince dudaklar ve Ortodoks mistisizmini yansıtan koyu renk paleti hâkimdir; Afrika’da ise Hz. İsa yerli halkın ten rengi, saç dokusu ve bölgesel kıyafet formlarıyla resmedilir. Oysa tarihsel olarak Hz. İsa, Yahudi kültür havzasına mensup bir peygamberdir. Buna rağmen her toplum onu kendi suretine yaklaştırarak anlamış, kutsalı kendi medeniyet aynasında temaşa etmiştir. Bu durum, kutsal şahsiyetlerin görsel temsilinde tarihsel gerçeklikten ziyade medeniyetlerin zihnî dünyalarının belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu çerçeveden bakıldığındaTürk Siyer-i Nebî minyatürleri de benzer bir görsel tefekkürün ürünüdür: Peygamber ve sahabe tarihsel Arabistan kıyafetleriyle değil, Türkün kaftanı, sarığı, mimarisi ve tören düzeni içinde tasvir edilmiştir. Böylece kutsal tarih, Türk medeniyetinin estetik diliyle yeniden okunmuş; mekân, zaman ve beden algısı 16. yüzyıl Türk dünyasının zihnî koordinatlarına yerleştirilmiştir. Bu yaklaşım, tarihsel bir sapma değil, bilakis medeniyetlerin kutsalı kendi idrak dünyalarında yeniden kurma biçimidir.

Akademik Tezler ve İlim Adamlarının Görüşleri

Bu tasvirleri detaylı inceleyen tezler, kültürel unsurları “sanatsal başarı” ve “hikâyeyi yakınlaştırma” olarak değerlendirir:
E Yüce, “TSMK H.1223 Numaralı Siyer-i Nebi Eserinde Hz. Ali Konulu Minyatürlerin Tasarım Çözümlemesi” (Yüksek Lisans Tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, 2022): 36 Hz. Ali minyatürünü inceler. Osmanlı kaftan-sarık kombinasyonu, silahlar ve mekânları “dönemin sosyal gerçekliğini yansıtır” diye analiz eder. Nakkaş Osman ekolünün gerçekçiliğini över; kültürel kodlar “hikâyeyi canlı ve relatable (ilişkilendirilebilir) kılmak” içindir.

Hayrunnisa Turan, “Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ’sında Yer Alan Minyatürler” (Doktora Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, 2015): 11 minyatürlü nüshayı (çoğu Osmanlı hâkimiyetindeki Bağdat okulunda) inceler. Kerbela sahnelerini “Osmanlı günlük yaşamından alınma unsurlarla zenginleştirilmiş” diye yorumlar; Ehl-i Beyt sevgisini Türk halkına yakınlaştırmak olarak görür.

Banu Mahir, Osmanlı Minyatür Sanatı (2005, Kabalcı): Klasik referans eser. “Osmanlı minyatürü Pers’ten farklı olarak kostüm ve topografik gerçekçilikle öne çıkar; dini figürler Osmanlı sipahisi gibi giydirilir, bu Türk-İslam sentezinin zirvesidir” der. Nakkaşlar kendi gözlemledikleri dünyayı katarak izleyiciyi bağlar.

Diğer çalışmalar (Zeren Tanındı, Günsel Renda, Filiz Çağman) aynı çizgidedir: Bu, organik bir sentez, manipülasyon değil.

Neden Böyle Yapıldı? Daha Fazla Sevdirme, Kendinden Hissettirme Gayreti

Nakkaşlar bunu, sevgiyi artırmak için yaptı. Kutsal figürleri “bizim gibi” giydirip, “bizim evimizde” yaşatınca insan daha kolay empati kurar, daha derin sever ve anlar. Kendi kültür kodlarımızı (yiğitlik, adalet, misafirperverlik, halı-deseni, kılıç ustalığı) katmak, dinin evrensel mesajını yerel kalple buluşturur. Bu, “daha fazla kendimizden hissettirebilmek” için bilinçli bir çabadır. Herkes kendi medeniyetinin penceresinden bakar – çünkü sanat, kalbe giden yoldur.

Her Milletin Kendi Kültürüyle Yapması: Evrensel Bir Sanat Gerçeği

Bu, sadece Türklerde değil, her millette vardır:
Mughal (Hint) minyatürlerinde (Akbar, Cihangir dönemi): Hz. Peygamber ve Hz. Ali Hint kaftanları, saray bahçeleri, lotus çiçekleri, fil ve tavus kuşu motifleriyle, yerel flora/fauna ile resmedilir. Mughal ressamlar Pers üslubunu Hint gerçekçiliğiyle birleştirdi.

İran/Safevi minyatürlerinde (Şah Tahmasb, Şah Abbas dönemi): Hz. Ali ve Ehl-i Beyt İran kaftanı, uzun sakal, Şii sarık, çar bahçe (dört bahçe) mimarisi ve İran halılarıyla tasvir edilir. Şahname veya Hâverânnâme Safevi nüshalarında tamamen İranlı atmosfer hâkimdir.
Her millet kutsalını kendi gözüyle görselleştirir; bu, sevgiyi çoğaltmanın evrensel yoludur.

Günümüz Tasvirleri ve Türk-İslam Medeniyetine Dönüş Önerisi

Bugün Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve 12 İmam tasvirlerinin büyük çoğunluğu İran kökenli ikonografiye dayanır: Yeşil sarık, aslan motifi, belirli yüz hatları, Safevi-Kacar üslubu. Bu, Türk-İslam medeniyetiyle (Osmanlı-Selçuklu sentezi) sınırlı ilişki taşır. Alevilik ve Bektaşilikte de popüler poster, takvim ve görsellerde bu İran etkisi belirgindir. 
Tarihsel olarak Alevilik-Bektaşilik, Türkmen-Horasan kökenli, Yesevi-Babaî geleneğiyle yoğrulmuş, Türkçe nefesler, semah, Hacı Bektaş menkıbeleriyle zengin bir Türk-İslam sentezidir. İran etkisi kültürel etkileşimden kaynaklansa da, bazı çevrelerde “Şiileşme” tartışmalarına yol açmıştır (örneğin popüler tasvirlerin Alevi kimliğini İran merkezli yorumlara kaydırdığı görüşleri).

Bu noktada güzel bir tahlil: Alevilik-Bektaşilik asimilasyon yaşamamış, aksine kendi özgün Türk kodlarını (yiğitlik, adalet, halka hizmet, Türkçe ibadet) korumuştur. Ancak günümüz görsel kültüründeki İran ağırlığı, bu özgünlüğü gölgeleme riski taşır.

Teklifim: Kendi kültür medeniyet ve kodlarımıza dönelim. Osmanlı Siyer-i Nebi ve Hadîkatü’s-Süedâ minyatürlerindeki gibi, Hz. Ali’yi Türk sipahisi yiğitliği, Anadolu erenleri adaleti, Bektaşi nefeslerindeki muhabbet ile tasvir edelim. Yeni minyatürler, halk resimlerinde veya dijital sanatta bu mirası canlandıralım. Böylece Ehl-i Beyt sevgisi, hem daha samimi hem de Türk-İslam medeniyetimizin asli rengiyle parlar. 

Bu, bir asimilasyondan kurtuluş değil; köklerimize sadık, zengin bir yeniden buluşmadır.
Bugün yapılması gereken, geçmişteki o büyük estetik mirası sadece anmak değil; onu üretmektir. Kendi minyatürümüzü, kendi tasvir dilimizi, kendi Anadolu irfanımızı yeniden kurmaktır. Ehl-i Beyt’i kendi kültür kodlarımızla anlatmak; onları Türk-İslam medeniyetinin içinden doğan bir sevgi diliyle resmetmek, ayrılık değil birlik getirir. Çünkü bu yaklaşım, Ehl-i Beyt muhabbetini milletin kendi hafızasıyla buluşturur.
Bu yaklaşım, sevgiyi çoğaltır, birlikteliği güçlendirir. Kendi minyatürümüzle, kendi Hz. Ali’mizle, kendi Hz. Hasan’ımızla, kendi Hz. Hüseyin’imizle buluşalım; Anadolu’nun irfanını, Alevî-Bektaşî geleneğinin özündeki muhabbeti yeniden görünür kılalım.

M. Salim Nursaçan

Yorumlar