Ömer Naci Mustafa Kemal Atatürk'ün en yakın ve onu etkileyen sınıf arkadaşlarındandır...
İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin İran ve İttihadı İslam Politikası
Avrupa’da sürgün hayatı yaşayan İTC (İttihad ve Terakki Cemiyeti) mensupları çeşitli gazeteler yoluyla yayın faaliyeti yürüttükleri yıllardan itibaren İran ile ilgilenmişlerdi. Bu ilgi her zaman Sünni-Şii geriliminin ortadan kaldırılmasına yönelik bir birlik vurgusu içeriyordu. İttihad-ı İslam söylemi kullanılıyordu. İranlı meşrutiyetçilerle her zaman yakın ilişki içinde olan İTC, özellikle Şii ulema ile geliştirdiği ilişkiler sayesinde hem İran hem de hala Osmanlı devletine bağlı olan Bağdat topraklarındaki ahali ile iyi ilişkiler geliştirdi. Bu ilişkileri Trablusgarp savaşında cihat fetvası alarak siyasi bir çalışmaya da dönüştürdü.
İTC’yi oluşturan aydınlar Meşveret’in ilk yayınlarından itibaren özellikle Şii-Sünni ayrımının aşılması gerektiği konusunda tutarlı bir politika izlemiş ve başından itibaren mezhep gerginliklerine dayalı politikalara karşı olmuşlardır. İTC, öncelikle İran ile olan ilişkilere İttihad-ı İslam kavramı etrafında yaklaşmaya başladı. Farklı mezheplere mensup iki toplumun bu ayrılıklarını bir kenara bırakabilmesinin ve bölgede etkili olan Rusya ve İngiltere’ye karşı ortak bir siyaset oluşturabilmesinin yegane yolu olarak bu kavramı görüyorlardı. Ancak zamanla, birlikte hareket etme ihtiyacı ve emperyal devletlere olan karşıtlık yerini dini kavramlar yerine diğer Asya devletlerini de içine alan politik bir uyanış söylemine bıraktı.
İTC ve İran arasındaki ilişkilerdeki önemli olayların başında Tebriz’de Settar Han liderliğinde verilen direnişe destek olunması ve Bağdad’da bulunan Şii ulema ile kurulan ilişkiler ve bu ilişkilerin sonucunda Trablusgarb Savaşı için alınan cihat fetvalarının önemi gelir. Tebriz’de meşrutiyetçi grupların direnişine İTC çevreleri, politik desteğin yanında eylemli olarak İran içlerine eleman göndererek de destek vermişlerdi. Tebriz’deki Meşrutiyetçi grupların direnişi, İTC için her zaman önemli bir örnek olmuştur. Diğer taraftan başından beri Sünni-Şii karşıtlığını aşmayı hedefleyen İTC, Trablusgarb Savaşı sırasında Şii ulemanın da desteğini elde edebilmişti.
İran Şahı Nasırüddin’in 1896’da halk tarafından suikasta uğrayarak öldürülmesi, İran ile ilgili yayınların başlangıcını oluşturur. Bu suikast üzerinden despot hükümdarlar ve Meşrutiyet temalı düşüncelerin ifade edildiği yazılar kaleme alındı. Zamanla, İran ile ilgili değerlendirmeler İttihad-ı İslam kavramı etrafında şekillenmeye başladı. Sonraki yıllarda ise Asya devletlerinin siyasal kurtuluşlarına odaklanan politik bir söylem geliştirildi. Tüm bu gelişim süreci içinde özellikle Necef ve Kerbela gibi Şiiler için kutsal sayılan yerlerdeki Şii müçtehitlerle de ilişkiler geliştiriliyordu. Özellikle Trablusgarb Savaşında Şii kitlelerinde desteğini almak isteyen İTC, bu desteği Meşrutiyet taraftarı olan Atabat ulemasından almayı başarmıştı.
İTC’nin siyasi olarak kendine en yakın gördüğü hareket İran’daki meşrutiyetçi gruplar ve bunların içerisinde de Tebriz’de Muhammed Ali Şah’a karşı direnen Azerbaycan Türk’ü mücahitlerdi. Şah tahta çıktığında anayasa ilan edilmiş ve meclis toplanmıştı ancak Rus desteğini arkasına alan Muhammed Ali Şah hiçbir zaman içine sindiremediği meşruti sistemi ortadan kaldırmak için Haziran 1908’de meclisi topa tuttu ve İran’da büyük bir iç savaş başladı. Şah’ın Kazak tugayı sayesinde Tahran’daki muhalifl eri ortadan kaldırmasından sonra muhalefet Tebriz’e kaydı. Burada Settar Han ve Bagır Han liderliğinde yürütülen direniş, kıtlık ve Rus istilasına rağmen, meşrutiyetin yeniden ilan edilmesine giden yoldaki en önemli olay oldu. Settar Han’ın mücadelesi genç İTC çevrelerini ve hatta M.Kemal’i dahi etkilemişti.
Bu gelişmeler üzerine, İTC İran’daki meşrutiyetçilere destek verebilmek için Halil Bey’in (Kut) başlarında olduğu ve Yakup Cemil, Mustafa Necip, Mülazım Hilmi, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Naci, Said Selmasi gibi İTC’ne mensup kişilerden oluşan bir grup oluşturulup İran’a gönderdi. Amaçları oradaki halkı meşrutiyet lehine organize ederek Şah’a karşı direnişi desteklemekti. Ancak grubun İran’a girişinden kısa bir süre sonra 31 Mart ayaklanması olmuş ve bu nedenle girişim sonuçsuz kalarak gönderilen grup geri dönmek zorunda kalmıştı. İTC’nin en şöhretli simalarından Ömer Naci’de İranlı meşrutiyetçilere destek vermek için buraya gitmişti ama onun karşılaştığı durumlarda İTC ve İran meşrutiyetçileri arasında bir bağ kurmaktan ya da meşrutiyet hareketine destek vermekten uzak kalmıştır. Ömer Naci Bağçe dergisinde yayımlanan İran Hatıralarında kendi yaşadıklarından söz ederken, Tebriz’deki direnişe destek vermek için Hoy kentine gittiğini ancak burada halkın Şah tarafından para ile satın alındığını söyler. Bu nedenle halkı örgütlemek ve meşrutiyet tarafında onlarla birlikte mücadele etmek fikri çabucak suya düşmüştür. Hoy’da daha fazla kalamayacağını anlayan Ömer Naci buradan Selmas’a geçmiş ancak Şah güçleri tarafından tutuklanmıştır.
Rusya’nın İran’ı İşgali ve Trablusgarb Savaşı Bağlamında Şii Ulema ile İlişkiler
İran ile ilgili politikaların belirlenmesinde, Bağdat Vilayetinde bulunan ve Şiilerce kutsal sayılan Necef, Kerbela, Kazımiye ve Samarra şehirleri (Atabat-ı Aliyyat) ve burada bulunan Şii ulema belirleyici önemdedir. İran’da Meşrutiyet devrimine destek veren ulemanın bu kesimi Jöntürkler tarafından her zaman doğal bir müttefik gibi görülmüştür. İTC’nin Meşrutiyet öncesi yayınlarında, istibdat yönetimlerine karşı bir duruş sergileyen Necef uleması her zaman desteklenmiş ve saygı gösterilmiştir. Şura-ı Ümmet’te 1907 yılında yazılan bir makale ile İran’daki köhneperest ulema ile Necef ’teki Meşrutiyet yanlısı ulema arasındaki farklar ortaya koyulup, Osmanlı topraklarındaki sessiz ve hatta padişah karşıtlarını tekfir eden ulema ile karşılaştırma yapılmıştı. Necef ulemasının meşrutiyet lehine verdiği fetvalara değinildikten sonra, “Acaba biz kime inanmalı kime itibar etmeliyiz. Müslümanların sahib-i nüfuz ve itimatları olan müçtehid-i kirama mı yoksa hükümet memuru olan kadılara mı?” diye soruluyordu. Atabat-ı Aliyye’deki ulemaya yönelik bu olumlu tutumlar, İtalyanlar Trablusgarb’ı işgal ettiğinde Müslüman dünyanın tepkisini arttırabilmek için Şiileri de içine alacak bir fetva alınması için kullanılacaktı.
İtalya, Trablusgarb’ı işgal ettiğinde Ruslar’da İran’a girmiş ve Aralık 1911’de parlamentonun kapatılmasını sağlamışlardı. 1905 yılında ilk kuruluşunun ardından 1908’de Muhammed Ali Şah tarafından kapatılan parlamento şiddetli direnişlerden sonra ikinci kez açılmış ancak bu sefer de Rus işgali nedeniyle kapanmıştı. Bu iki olay Atabat-ı Aliyye’de bulunan Şii müçtehidleri Abdullah Mazandari öncülüğünde işgali kınayan ve taraftarlarını harekete geçmeye çağıran bir fetva yayımlamaya zorladı. Bu fetvada Osmanlı ve İran topraklarını işgalcilere karşı korumak için Müslümanların birlik olması gerektiğinin altı çiziliyor ve Osmanlı sınırlarının korunması ve devletin bağımsızlığı özellikle vurgulanıyordu. Fetvanın belki de en önemli kısmı Sünni-Şii ayrımının aşılması yönündeki söylemidir.Hatta Meşrutiyet yanlısı müçtehidlerle arasında anlaşmazlıklar bulunan Kazım Yezdi, Müslümanları canlarını Trablusgarb’ın İtalyan’lardan kurtarılması ve Osmanlı ile İran’ın bağımsızlıkları için feda etmeye çağıran bir fetva bile yayınladı. Ünlü İngiliz ajanı Gerthruth Bell’e göre Irak’lı Şii müçtehitler sahip oldukları otorite ile ağızlarından çıkan tek bir kelime ile her şeyi değiştirebilen kişilerdi. Atabat-ı Aliyye’deki Şii müçtehidlerin İTC’ye sempati ile bakmaları bu fetvaların çıkartılmasındaki en önemli nedendir. İTC’nin İran Meşrutiyetçileri ile geleneksel dostluk politikasına sahip olması ve başlangıçta İttihad-ı İslam siyaseti yürütmesi bu ulema ile aralarındaki bağın kurulmasını sağlayan sebeplerdir.
Öncelikle, eş zamanlı olarak İtalyan’larla devam eden bir Trablusgarb Savaşı vardı ve İTC’nin bütün dikkati bu olay üzerinde toplanmıştı. Trablusgarp’ın düzenli ordu birlikleri ile savunulamayacağı anlaşıldıktan sonra İTC’nin en önemli asker kadroları buraya gizlice ve taktik bir savaş yürütmek üzere gitmişti. Daha önce İran içlerine sokulan ve Meşrutiyetçilere destek veren ekipte yer alanlarda bu kez Trablusgarb’daydı. Bu nedenle Tebriz’in işgaline verilen tepki ile Rusların 1911 yılı Aralık ayında yaptıkları işgale verilen tepkinin şiddeti arasında önemli fark vardır. Ancak bu herhangi bir politika değişikliğinden değil koşulların zorlaması ve İran için İTC’nin yapabileceği herhangi bir şey kalmamış olması ile açıklanabilir.
#İttihadıİslam #Vahdet #Direniş #İttihatTerakki
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.