​"Ben Sizin Bilmediğinizi Bilirim" Mehmet Dulkadir yazdı

​"Ben Sizin Bilmediğinizi Bilirim"
​Dünyanın kuruluşundan beri değişmeyen, insan nefsinin ve toplumsal düzenin en eski oyunudur bu: Bir yanda sahne ışıklarının altında hayatın en ağır sillesini yiyerek yetişen, fukaralıktan gelip tırnaklarıyla kazıyarak zirveye çıkan garibanların sanatı; diğer yanda gücü ve serveti eline geçirdiğinde firavunlaşan, "kraldan çok kral" olan seçilmişlerin dünyası. İnsan, dışarıdan parlak görünen ama içine girdiğinde insan onurunu öğüten bu dünyevi çarkın içinde hep aynı sorunun çaresiz sızısını taşır yüreğinde: Savaşmadan, can yakmadan, adaleti ezmeden dönmüyor mu bu dünya arkadaş?

​Oysa bu çaresiz isyanın ve kanlı döngünün ilahi şifresi, daha insan yeryüzüne ayak basmadan önce Bakara Suresi’nin 30. ayetinde mühürlenmiştir. Melekler, insanoğlunun mayasındaki o doymak bilmez mülkiyet arzusunu, hırsı ve tiranlaşma eğilimini görüp Yaratıcı’ya sormuşlardı: "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?" İlahi iradenin o gün verdiği sarsıcı cevap, tarihin tersinden okunmasındaki en büyük fenerdir: "Ben sizin bilmediğinizi bilirim."

​Tarihin büyük bilgelerinden İbn-i Haldun, Mukaddime adlı şaheserinde bu ilahi sırrın yeryüzündeki devletleri nasıl şekillendirdiğini adeta bir ayna gibi önümüze koyar. İktidar, halkın samimi desteğiyle ve bir adalet davasıyla kurulur; ancak üst üste seçilerek gücü tekelleştirenler, zamanla etraflarına sadakat duvarları örüp toplanan servetin ve lüksün tadını çıkarma evresine geçerler. İşte o an liyakat biter, dalkavukluk başlar ve halkın oyuyla gelenler padişahları bile gölgede bırakan birer servet sahibine dönüşür. Antik çağ tarihçisi Polybius ise bu kısır döngüyü Anacyclosis teorisiyle açıklar: Halkın oligarklardan kurtulmak için sarıldığı demokrasi ve sandık, ahlak ve denetimle taçlandırılmadığında; kalabalıkların duygularını istismar eden demagoglar üretir. Yetkiyi alan bu popüler liderler, gücü ele geçirince yoldan çıkar ve siyaset felsefesinin en karanlık tanımıyla, yakaladığını yutan birer "Tiran" haline gelirler.
​Tıpkı sinema perdesinde izlediğimiz o fantastik Titanların Savaşı filmindeki devasa ve obur yaratıklar gibi, yeryüzünün tiranları da hazineleri, adaleti ve fukarayı yutarak büyürler. Ancak Yaratıcı, insanın kan dökeceğini ve zulmedeceğini bildiği için, bu firavunlaşma psikolojisinin önüne en mutlak ve en adil engeli koymuştur: Zaman ve biyolojik ecel. Eğer bu tiranların ömrü yüz yıl değil de üç yüz yıl olsaydı, yeryüzü zulmün ebedi laboratuvarına dönerdi. Ölüm, bu dünyadaki en büyük eşitleyici olarak her tiranın tepesinde sallanır ve en nihayetinde kral ile köleyi aynı musalla taşında eşitler.

​Netice itibarıyla; güç dengeleri değişirken yeni yükselen devletler silahlarını geliştirip eskiyen tiranlıkları yıksa ve dünya kanlı savaşlarla dönmeye devam etse de, insanın asıl imtihanı "insan kalabilme" mücadelesidir. Melekler sadece dökülecek kanı görmüştü; oysa Yaratıcı, o kan deryasının içinden çıkıp adaleti arayan, ecdadının onurlu mirasına sadakatle hizmet eden ve bu zalim çarkın içinde bile barışın sızısını duyabilen asil ruhları biliyordu. Dünya kuruldu kurulalı kural değişmese de, vakur bir hizmetkarın adalet sancağı, tiranların sahte ihtişamını her zaman tarihin çöplüğüne gömmeye yetecektir.

​Araştırmacı - Yazar
Mehmet Dulkadir

Yorumlar