HAFIZANIN İKİ YÜZÜ: AYNI OCAĞIN KORUNDA PİŞEN İKİ KARDEŞ Mehmet Dulkadir yazdı

HAFIZANIN İKİ YÜZÜ: AYNI OCAĞIN KORUNDA PİŞEN İKİ KARDEŞ

Zaman denilen o kadim nehir, bazen hırçın bir kayaya çarpar da bağrından iki ayrı kol doğurur. Aynı pınarın sütünü emmiş, aynı toprağın tuzuyla yoğrulmuş iki nehir, birbirine hasret çizgilerde, bambaşka denizlere doğru akıp gider. Anadolu’nun kalbinde; Maraş’ın heybetinden Elbistan’ın düzlüğüne, Malatya’nın bağlarından Sürgü’nün serin sularına kadar Toroslar’ın ulu gölgesinde asırlarca hüküm sürmüş bir rüzgârdır Dulkadiroğulları. Bugün o ulu ocağın evlatları arasında sükût eden o derin hafıza ayrılığı, birinin diğerinden üstünlüğü değil; aynı dilden, aynı türküden, aynı hüriyet ateşinden beslenen bir halkın, ‘devlet’ denilen o devasa girdaba verdiği iki farklı, iki yaralı ama iki meşru cevabın destanıdır.
Bir Çağın Gurubu, Bir Nizamın Şafağı

Takvimler 1515 yılının Turnadağ’ını gösterdiğinde, Toroslar’ın zirvesinde patlayan şey sadece barut ve kılıç sesi değildi; bir devrin batışı, yeni bir cihan nizamının doğuşuydu. Dulkadirli yurdu; o güne kadar dervişlerin nefesiyle mayalanan, ozanların sazıyla dillenen, hür süvarilerin at koşturduğu ulu bir meydandı. Akkoyunlu’nun heybeti, Memlük’ün ihtişamı ve Safevi’nin dervişane cazibesi arasında, dengeleri elinde tutan bir teraziydi bu beylik. Şah İsmail’in sarayını omuzlayan yedi büyük Kızılbaş boyundan biri olan Zülkadirlü, tarihin göğsüne mührünü vurmuştu bir kere. Bu toprağın bazı evlatlarının yüzünü o pir ocağına dönmesi, tarihin akışında fıtri bir meyil, bir gönül rızasıydı.
Fakat aynı kökten beslenen, aynı çadırda dağlanan bir diğer kanat ise tarihin önlerine açtığı bambaşka bir kapıdan geçti: Osmanlı’nın cihanşümul kapısından… Ve bu geçiş, ne korkunun gölgesinde bir teslimiyetti ne de köklerini unutan bir aldanış. Bu, asırlık bir idare tecrübesinin, bir devlet aklının ve medeniyet tasavvurunun bilerek, istenerek kucaklanmasıydı.
Nizamın Taşıyıcı Kolonu: Devletleşen Hafıza
Osmanlı devlet aklı, Dulkadirli’nin bu Sünni-Türkmen unsurunu cephede eritip yok etmek yerine, onun asil damarını kendi gövdesine zerk etti. İsyan eden sipahilere valilikler, sancakbeylikleri, parlak payeler uzatıldı. Ancak bu hamle, basitleştirilmiş bir "satın alma" veya "havuç-sopa" taktiği değildi; asırlardır iliklerine kadar teşkilatçılık işlemiş bir Türkmen dehasının, üç kıtaya hükmeden bir imparatorluğun bürokratik omurgasına ortak edilme sanatıydı.
Dulkadirli’nin kadıları adalet dağıttı, müderrisleri medreseleri aydınlattı, beyleri uç beyliklerinde sancak açtı. Belki kendi müstakil beyliklerinin surları yıkılmıştı ama onlar, o surların taşlarından cihanı kuşatan bir sarayın kurucu ortağı oldular. Yavuz'dan sonra sarayın uzağına, taşranın bağrına savrulan Dulkadirli kadınları ise, dudaklarındaki o rafine ve temiz Türkçe ile bugünkü İstanbul dilinin estetik temellerini sokak sokak, ev ev işlediler. Dolayısıyla bu kanadın Osmanlı sevdasını "balık hafızalılık" diye etiketlemek, tarihin hakkını teslim etmemektir. Bir halkın, kendi mirasını daha büyük bir şemsiye altında yeniden inşa etmesi, bir zayıflık değil; hayatta kalma, büyüme ve nizam-ı âlem fikrine sadakat gösteren muazzam bir devlet refleksidir.
İnancın Gizli Arşivi: Sözün ve Sazın Sadakati

Madalyonun diğer yüzünde ise, Safevi ocağına ve pirin sevdasına baş koymuş, devletin resmî kapılarının aynı cömertlikle açılmadığı o mağrur Türkmen kitlesi duruyordu. Onların payına saray koridorları değil, Toroslar’ın yalçın kayalıkları, kapalı havzalar ve dağ köyleri düştü. Yazılı tarihin, kütüphanelerin ve şecerelerin Şah istilalarıyla kül olduğu o yangın yerinde, onlar kendilerine bambaşka, yıkılmaz bir arşiv kurdular: Sözü, deyişi, nefesi ve mersiyeyi.
Çaldıran’ın ve sonraki asırların yürek yakan acısı, dededen talibe, kuşaktan kuşağa aktarılan o sazın bam telinde hep sıcak, hep taze kaldı. Onların hafızayı uyanık tutma gayreti, sadece geçmişe bir ağıt değil; karanlıkta yönünü bulma, varlığını koruma mücadelesiydi. Ancak bu kanadın tarihini de sadece bir "mağduriyet ve direniş destanı" olarak okumak resmi eksik bırakır. Merkezi otoriteyle olan bağları, yüzyıllar boyunca sadece kavgadan ibaret değildi; kendi içinde derin uzlaşmaları, sessiz anlaşmaları barındıran, saf bir kurban anlatısına sığmayacak kadar asil ve katmanlı bir duruştu.
Aynı Ocağın İki Meşru Varisi

Bugün Alevi nüfusunun haritası ile eski Dulkadirli beylik sınırlarının kesiştiği o çizgiler, inkâr edilemez bir akrabalık bağına işaret etse de, bu coğrafyayı tek bir beyliğin sınırlarına mahkûm etmek tarihi daraltmaktır. Dersim’in sarp coğrafyasından Sivas’ın yaylalarına, Çorum’dan Amasya’nın bağlarına uzanan o muazzam Alevi coğrafyası, tek bir kalıba sığmayacak kadar gümrah akar. Tarihi sevmek, onu güzel bir benzetmenin hatırına feda etmemeyi gerektirir.

Nihayetinde; bugün Dulkadirli mirasına Osmanlı’nın heybetli nizamından sahip çıkan Sünni Türkmen ile Safevi ocağının inanç sadakatinden sahip çıkan Alevi Türkmen, aslında aynı çadırın altında yan yana oturan, aynı ocağın koruyla pişen iki öz kardeştir. Biri devletin azametinde, diğeri inancın hürriyetinde kendi sürekliliğini bulmuştur. Birini "uyumuş", diğerini "uyanık" diye kesip atmak, iki kardeşin de kendi hakikatleri içindeki o asil ve tutarlı duruşunu görmeyi engeller. Bugün bize düşen, hangi hafızanın "daha doğru" hatırladığını kavga konusu yapmak değil; aynı ulu kökten beslenen bu iki dalın, birbirini yok eden düşmanlar değil, birbirini tamamlayan birer zenginlik olduğunu kabul edebilmektir.

Araştırmacı – Yazar
Mehmet Dulkadir

Yorumlar