Kerbela’da Çarmıh: İhanetin ve Kefaretin İkiz Coğrafyası / Mehmet Dulkadir yazdı

Kerbela’da Çarmıh: İhanetin ve Kefaretin İkiz Coğrafyası

Tarih, sadece düz bir çizgide ilerleyen kronolojik vakalardan ibaret değildir; o, insan ruhunun en derin dehlizlerinde aynı motifleri farklı isimlerle dokuyan muazzam bir tecelli sahnesidir. Asırlar ve coğrafyalar değişir, dinlerin ve dillerin ismi başkalaşır; fakat insanoğlunun sadakat imtihanı, ihanet girdabı ve bu girdaptan doğan o kahredici vicdan azabını efsaneleştirme refleksi hiç değişmez. Kudüs’ün zeytin ağaçları altındaki feryat ile Kerbela’nın kızgın kumlarındaki sızı, teolojik birer ayrılık değil, insanlık psikolojisinin metafizik ikizleridir.
"Kerbela’da Çarmıh" tam olarak bu ikizliğin, insan karakterinin değişmeyen o kadim genetiğinin adıdır.

İhanetin Akçesi: Otuz Gümüş Dinar ve Kûfe Mektupları
Her iki kozmik trajedinin de perdesi, adaleti ve hakikati ayakta tutmaya çalışan birer ulu şahsiyetin, en yakınları ve bizzat kendi davetçileri tarafından yalnız bırakılmasıyla açılır.
Celile sahillerinden Kudüs’e yürüyen Nasırı İsa’yı, sevgisini ve lokmasını paylaştığı on iki havarisinden biri olan Yahuda İskariot, otuz gümüş dinar gibi fani bir dünyalık karşılığında Romalı askerlere satmıştır. İhanetin nişanesi ise sapkın bir tezatla, bir öpücüktür.
Peki, Mekke’nin emniyetini bırakıp Irak çöllerine doğru at süren İmam Hüseyin’in kaderi bundan farklı mıdır? Kûfe halkı, altına mühür bastıkları binlerce bağlılık mektubuyla "Gel, başımıza geç, adaletine muhtacız" diyerek Peygamber torununu çöle davet etmiş; fakat Yezid’in valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın altın keseleri ve ölüm tehditleri şehre ulaştığında, o mektupları yazan eller kılıç kabzalarına uzanmıştır. Ömer b. Sa'd, sırf Rey şehri valiliği makamını elinden kaçırmamak için mübarek bir kanı akıtmaya razı olmuştur. Yahuda’nın otuz gümüş dinarı, Kerbela’da Kûfe sarayının vaat ettiği dünyalık makamlara dönüşmüştür. İnsan, her iki iklimde de sadakati altına kurban etmiştir.
Dudaktaki Sirke, Çöldeki Susuzluk: Kozmik Yalnızlık
İki anlatının da dramatik zirvesi, mutlak bir fiziki çile ve hüzünlü bir susuzluk temasıyla mühürlenmiştir.
Yuhanna İncili’nde tasvir edildiği üzere, çarmıha gerilen İsa acı içinde "Susadım" dediğinde, zalimlerin ona uzattığı su değil, bir süngere emdirilmiş acı sirke ve safra olmuştur. Fırat’ın gürül gürül akan sularının yanı başında, günlerce bir damla suya hasret bırakılan, altı aylık bebeğinin kuruyan diline bir katre su ararken okla vurulan İmam Hüseyin’in susuzluğu da aynı yalnızlığın feryadıdır. O, can verirken vahşi bir alayla "Sana su yok, git cehennem şarabını iç" diyen güruh, İsa’nın dudaklarına sirke uzatan Romalı askerlerin Arap çölündeki izdüşümüdür.
Suçluluktan Doğan Mitoloji: "Kefaret" ve "Feda"
Her iki vakada da asıl muazzam psikolojik kırılma, cinayet işlendikten sonra geride kalanların omuzlarına çöken o ezici suçluluk duygusudur. İnsan aklı ve vicdanı, bir idealisti, bir peygamberi veya onun kutsal emanetini korkaklığından ötürü yalnız bırakmış olmanın utancını kaldıramaz. Bu dehşetli suçluluğu hafifletmek için, o ölümün rasyonel sınırları yıkılmalı ve olay kozmik bir feda edişe büründürülmelidir.
Hristiyan teolojisi, İsa’yı koruyamayan, o gece korkup kaçan ve hatta onu tanıdığını üç kez inkâr eden Petrus gibi en sadık inananların vicdan azabından "Kefaret" (Atonement) doktrinini doğurmuştur: "İsa acizliğinden veya Yahuda’nın tuzağından ötürü ölmedi; o, insanlığın ilk günahını temizlemek için kendi rızasıyla canını feda etti."
Kerbela maktellerinin (özellikle Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ'sının) satır aralarında fışkıran o efsanevi abartılar da tam olarak bu psikolojinin mahsulüdür. Hüseyin’i çölde yalnız bırakan Kûfe ve bölge halkı, sonradan "Tevvabûn" (Tövbe Edenler) adıyla kendilerini feda edecek bir pişmanlık hareketine girişmiş; maktel yazarları ise olayı rasyonel düzlemden çıkarıp kozmik bir sahneye taşımıştır. Celladın hançerinin kesmemesi, Hz. Hüseyin’in ensesini göstererek ölüme yol göstermesi, cinler padişahı Za'fer’in ve gökteki melekler ordusunun yardım tekliflerini "Bu imtihanın sırrıdır, ben feda olmalıyım" diyerek geri çevirmesi hep bu "bilinçli kurbanlık" mantığının tezahürüdür.
Halk muhayyilesi der ki: "Biz korkaklığımızdan yardım edemedik değil; Hüseyin zaten istese meleklerle dünyayı yıkardı ama o, inancın ve ümmetin kurtuluşunun mukadder kefareti olmak için bilerek kurban olmayı seçti."
Kâinatın Ortak Yası
Bu yüzdendir ki, her iki anlatıda da doğa anormalleşir ve kâinat nizâmı isyan eder. İsa son nefesini verdiğinde gökyüzünün öğle vakti kararması, tapınak perdesinin yırtılması ve kayaların yarılması; Hüseyin şehit edildiğinde gökten kan yağması ve kaldırılan her taşın altından taze kan sızması, insanlığın işlediği büyük cinayete karşı doğanın dile gelerek tuttuğu ortak yasın ifadesidir.
Sonuç
İster Hristiyanlığın mistik öğretisi olsun, ister Anadolu Aleviliğinin ve tasavvufun derin deyişleri... İnsan kalbi, asırlardır haksızlığa karşı duran o mağrur duruşları kendi gözyaşlarıyla yıkamaktadır. Cem meydanında canlar, yüzlerini birbirine dönüp gönül Kabe’sinin etrafında semah dönerken, o turna kuşu figürleriyle aslında haksızlığa karşı kanat germekte; Şam yolunda mızrak ucunda Kur'an okuyan kesik başın feryadını kendi sinelerinde duymaktadırlar.
Farklı dillerin duaları, aynı acının şah damarında birleşir. Kudüs’te çarmıha gerilen hakikat ile Kerbela’da oklanan adalet, insanlığın hiç değişmeyen o bencil, menfaatçi karakterine karşı dikilmiş iki ebedi abidedir. İsa’nın çarmıhı ne kadar dikey bir teslimiyetse, Hüseyin’in Kerbela’sı da o kadar yatay bir direniştir. Ve bu iki hikaye, asırlardır birbirinin yüzüne bakan iki mukaddes aynadır.

Araştırmacı - Yazar
Mehmet Dulkadir (MHD)

Yorumlar