SÜPÜRGE OPERASYONU: TARİHİN TOZUNU SÜPÜRENLER, HAFIZAYI SİLEMEZ Mehmet Dulkadir yazdı

SÜPÜRGE OPERASYONU: TARİHİN TOZUNU SÜPÜRENLER, HAFIZAYI SİLEMEZ

Devletlerin de insanların da en büyük imtihanı, kudret zamanlarında değil; kudretin ellerinden kaymaya başladığı anlardadır. Çünkü iktidar, insan karakterini büyüten, hırsı besleyen ve sonunda aslına rücu ettiren keskin bir aynadır. Aynaya güvenenler tarihe bakar, geçmişin ibret dersleriyle yürür; aynadan korkanlar ise her kriz anında önce o aynayı kırmaya, izleri karartmaya çalışır.

Bugün şahit olduğumuz tartışmalar, yalnızca güncel siyasetin sığ sularında boğulan birer günlük hadise değil; tarihin sayfalarından süzülüp gelen değişmez kanunların, kadim birer tekrarıdır.

Tarih, bu acı tecrübelerin muteber şahitleriyle doludur: Roma İmparatoru Nero, şehrin küllerinden kendi zihnince yeni ve ihtişamlı bir düzen kurmaya çalışırken, yaktığı ateşin yalnızca taş binaları değil, kendi meşruiyetinin tahtını da kül ettiğini görememişti. Fransız Devrimi, en coşkulu günlerinde kendi çocuklarını birer birer giyotine göndererek "devrim kendi evlatlarını yer" gerçeğini acı bir ironiyle tarihe kazıdı. Sovyetler Birliği’nin en sert rüzgarlarında ise dün meydanlarda omuz omuza duran nice kahraman, ertesi gün fotoğraflardan makasla kesilerek silindi, isimleri ansiklopedilerden kazındı, heykelleri gecenin karanlığında yıkıldı. Lakin ne kadar uğraştılarsa da hafızayı makaslayamadılar; çünkü insan zihni, en mahir sansürörlerin bile ulaşamayacağı kadar derin bir sığınaktır.

Çünkü tarih, sarayların mühürlü odalarında yazılan resmi yalanlardan değil; milyonların kalbinde ve vicdanında yankılanan hakikatin süzgecinden süzülerek yazılır.

Eski Anadolu hikâyelerinde, takibe uğrayan eşkıyanın, arkasında iz bırakmamak ve atılan adımların yönünü gizlemek için bindiği atın kuyruğuna dikenli çalı bağladığı anlatılır. Amaç, toprağa düşen nal izlerini süpürmek, kimin nereye gittiğini meçhul kılmaktır. Bugün ise toprağın yerini dijital çağın sınırsız hafızası aldı. Çalıların yerini algoritmalar, nal izlerinin yerini ise ekran kayıtları, köşe yazıları, video arşivleri ve silinmez dijital belgeler aldı. Ne var ki çağ değişse, araçlar ve mekanizmalar başkalaşsa da insan tabiatı ve iktidar hırsı hiç değişmedi.
İz silme telaşı, asil bir duruştan değil; derinlerde büyüyen korkunun ve suçluluk psikolojisinin kalesinden doğar.

Korku ise en çok, dün kürsülerden gürleyenlerin, bugün söylediklerinin yarın kendi karşılarına birer giyotin gibi dikileceğini anladıkları an ruhlarını sarar.
Bugün bir ekranın aniden kararması, dünün en şedit savunucularının seslerinin kesilmesi veya geçmişte büyük bir kibirle atılan manşetlerin bugün sahiplenilmemesi tek başına sıradan bir olay değildir. Bunlar, siyasetin en eski ve en acımasız refleksini yeniden sahneye koyar: Güç, ellerinden kaymaya başladığı an, iktidar önce kendi çevresini, kendi kirlenmiş ortaklarını "süpürmeye" yönelir.

İşte tam bu noktada İbn Haldun’un asırlar ötesinden seslenen devletlerin yükseliş ve çözülüş döngüsüne dair o derin tahlilleri zihne düşer. Devletleri ayakta tutan sarsılmaz sütun kaba kuvvet değil; adalet, meşruiyet ve toplumsal vicdanın huzurudur. Bunlar zayıfladığında, dışarıdan sapasağlam görünen en ihtişamlı surlarda bile içeriden yürüyen derin çatlaklar baş gösterir.

Makyavel, bir hükümdar için korkulmanın mı yoksa sevilmenin mi daha makbul olduğunu tartarken, korkunun sistematik olarak üretildiği bir düzenin en sonunda kendi efendisini de esir alacağını belki bu kadar dramatik resmetmemişti. Çünkü korku, bir süre sonra yöneten ile yönetilen arasındaki tüm mesafeyi siler; herkesin herkesten şüphe ettiği, kimsenin kimseye güvenmediği bir cinnet halini doğurur.
Asıl büyük trajedi de tam burada, kulislerin karanlık odalarında başlar.

Düne kadar aynı sofrayı paylaşanlar, aynı iktidar rüzgarında ziyafet çekenler şimdi birbirinin gölgesinden ürkmektedir. Dün aynı sloganlarla kitleleri manipüle edenler, bugün birbirinin sessizliğini dinlemekte, her an kapılarının çlınacağı günü korkuyla beklemektedir. Dün güçsüzlere parmak sallayan o kibirli eller, yarın kendi suç dosyalarını taşımaya mecbur kalacaktır.

Shakespeare’in trajik kahramanı Macbeth, tacı ve tahtı elde ettikten sonra asıl en kanlı savaşını dışarıdaki düşmanlarıyla değil, kendi zihnindeki hayaletlerle ve vicdanının sesleriyle vermişti. Çünkü iktidarın en yüksek zirvesi, aynı zamanda koca bir kalabalık içinde yaşanan en mutlak yalnızlığın tepesidir. Gücün serabına kapılanlar bunu ancak her şey için çok geç olduğunda fark ederler.

Tarih bize döne dolaşa hep aynı hakikati fısıldar: Hiçbir saray, insan hafızasından daha büyük ve kalıcı olamaz. Hiçbir dijital arşiv veya karanlık operasyon, hakikatin üstünü sonsuza kadar kilitlemeye yetmez. Ve hiçbir süpürge, tarihin vicdanında biriken o ağır tozu tamamen ortadan kaldıramaz.

Çünkü tarih, sadece silinmeye çalışılan belgeleri değil; o belgelerin neden ve kimler tarafından silinmek istendiğini asıl intikamla hatırlar.
Bugün yaşananlara bakarak kimileri bunu bir tasfiye, kimileri sıradan bir konjonktür değişimi olarak okuyabilir. Lakin değişmeyen tek bir hakikat vardır: Bir düzen, kendi geçmişinden ve yazdığı tarihten korkmaya başlamışsa, o saatten sonra asıl savaşını artık rakipleriyle değil, her gece rüyasına giren kendi kara hafızasıyla veriyordur.

Ve tarihin o sarsılmaz, ezeli hükmü bir kez daha tecelli eder:
İmparatorlukları ve iktidarları yıkan çoğu zaman dışarıdan gelen düşman orduları değil; içeride kendi korkusuyla boğulanların yarattığı o büyük enkazdır.

Araştırmacı Yazar 
Mehmet Dulkadir 
MHD

Yorumlar