İSTANBULLU GELİN
Seyit Burhanettin AKBAŞ
Sonbaharda rüzgârın sesi, önüne kattığı kuru yaprakların hışırtısıyla bir başka hüzünlü çıkıyordu. Gecenin ıssızlığında esen rüzgâr, durmadan raks eden deniz dalgaları gibi uğulduyordu.
Genç adamın bakışları, yürekleri delecekmişçesine uzaklarda kaderini ararken yanındaki genç kadın, kafese kapatılmış bir keklik gibi ürkek ve çaresizdi.
Genç adam sessizliği bozdu:
— Kader böyleymiş. Kaderde yine asker olmak varmış...
Genç kadının gözleri ıslandı. Sanki derin bir okyanusta fırtınaya tutulmuş, gemisini azgın dalgalara kaptırmak üzere olan bir kaptanın gözleriydi bunlar. Yarınların korkusu ve endişesi bütün bedenini titretiyordu. Ama o yine de ayakta durmayı başarıyordu.
Birden erkeğine sırtından sımsıkı sarıldı.
Ne olurdu şu iki beden birleşseydi de eşinin göğüs kafesinden içeri girip orada saklanabilseydi? O zaman ondan ayrılmak zorunda kalmazdı. Ölecekse onunla birlikte ölür, yaralanacaksa onunla beraber yaralanırdı.
Sonra yüreğinin ortasında büyük bir sızı belirdi; geldi, tam karnının üzerine oturdu.
Ya çocuklar?
Çocuklara ben yalnız başıma nasıl bakacağım? Hem anneleri hem babaları olmak kolay mıdır?
Tam o sırada genç adam yeniden konuştu:
— İkimizi de zorlu bir kader bekliyor. Belki ben bu savaşta ölür giderim. Beni ölüm korkutmuyor. Sizlerden ayrılmak korkutuyor. İki çocuk ve sen... O zaman hayata karşı yalnız kalacaksın. Senin işin çok zor olacak, bunu biliyorsun.
Genç kadının dudakları titredi.
— Sus... Artık sus!
Sustular.
Sabaha kadar göz göze baktılar. Ellerini birbirine kenetlediler ve hiç bırakmadılar.
O gece ruhlar âleminde bütün yakarışlar gökyüzüne yükseliyordu:
— Tanrım, yardım et!
— Tanrım, yardım et!
SAVAŞ
Aradan birkaç ay geçti.
Savaş şiddetlendi.
Bu kez ruhların çığlıkları daha da yükseldi:
— Tanrım, bu savaşı durdur!
— Tanrım, kocamı geri gönder!
— Tanrım, çocuğumu bana bağışla!
Ruhlar acı içinde feryat ederken hayat, en acımasız kılığına bürünmüş, insanoğlunu hangi çemberlerden geçireceğinin hesabını yapıyordu.
Elfide, iki oğlancığının verdiği güçle ayakta kalmayı başarıyordu.
Eşinin ölüm kâğıdını aldığında nasıl bu kadar dirayetli olabilmişti?
Nasıl başını dik tutmuş, eğilmeden, bükülmeden yürüyebilmişti?
Aslında insanın içinde ne büyük çınarların devrildiğini dışarıdan kim görebilirdi?
Dağlardan, uçurumlardan yuvarlansan ne çıkar?
Derin denizlerde boğulsan ne olur?
Şimdi iki çocuğu büyütmek gerekiyordu.
Ama tarla yoktu.
Ekmek yoktu.
Aş yoktu.
Para yoktu.
Bu ev nasıl geçinecekti?
Bu çocukların karnı nasıl doyacaktı?
En çetin günlerden biriydi.
Çocuklarını doyuramamanın kahrolmuşluğu içindeki Elfide, kuyu suyuyla şişirdiği midesinin üzerine uzanmıştı. Açlıktan ve yorgunluktan gözleri kapanırken birden odanın içinde eşinin ruhunun dolaştığını hissetti.
— Osman... Sen misin?
demek istedi.
Ama konuşamıyordu.
Aman Allah'ım!
Oydu.
Osman'dı bu.
Sicim bıyıklı, badem gözlü Osman'ıydı.
Dönmüştü.
Demek ölmemişti!
Osman, evin ortasında heybetlice duruyordu.
— Son gece sana ne dedim ceylanım, unuttun mu? Eğer çok sıkışırsan Yılanlı Mağara'ya gir, tandırın içindeki külleri karıştır demedim mi? Ne çabuk unuttun ahu gözlüm?
Elfide kan ter içinde uyandı.
Elleri, ayakları tir tir titriyordu.
Besmele çekti. Hemen çocukların yanına koştu.
İkisi de oradaydı.
Oynuyorlardı.
Derin bir nefes aldı. Kuyudan su çekti, abdestini tazeledi, namazını kıldı.
Namazdan sonra dua etmek için ellerini göğe kaldırmıştı ki duası yarım kaldı.
Ben rüyamda Osman'ı mı gördüm?
Yoksa Osman'ın ruhu gerçekten çıkıp geldi mi?
Sonra söylediklerini hatırladı:
“Sıkıştığın zaman Yılanlı Mağara'ya gir. Tandırdaki külleri karıştır...”
YILANLI MAĞARA
Elfide kalktı.
Namazlığını dürüp yerine koydu.
İnce bir dal gibi dimdik yürüyerek Yılanlı Mağara'ya gitti.
Dualar okuyarak içeri girdi. Okuduğu duaları sağına, soluna üfledi.
Mağaradaki tandırın kapağını kaldırdı.
Bir süre küllere baktı.
Sonra sağ kolunun yenini dirseğine kadar sıvadı. Bembeyaz elini küllerin içine daldırdı.
Bir kez...
İki kez...
Üç kez...
Elinde hiçbir şey yoktu.
En sonunda aklını da oynattın kızım, diye geçirdi içinden.
Umutsuzca tandıra bakarken küllerin arasında bir şeyin parladığını fark etti.
Birden heyecanlandı.
Tandırı eşelemeye başladı.
Ve...
İşte oradaydı!
Küllerin içi altınlarla, mecidiyelerle, kuruşlarla doluydu.
Elfide büyük bir sevinçle paraları kucakladı. Ellerine, yüzüne sürdü.
Sonra birden hıçkırıklara boğuldu:
— Ben bunları ne yapayım Osman'ım! Sen yanımda olsaydın da her gün kuyu suyuyla karnımı şişirip aç dursaydım...
İSTANBULLU GELİN
Elfide, Üsküdar doğumlu, İstanbullu bir ailenin kızıydı.
Bu yüzden ona “İstanbullu Gelin” lakabını takmışlardı.
O yıllarda Anadolu şehirlerinde İstanbullu olmak önemliydi. İstanbul kızlarının görgülü olduğuna inanılırdı. Yemek yemesini, çatal bıçak kullanmasını bilirler; güzel konuşur, Osmanlı adabıyla hareket ederlerdi.
İstanbul'dan Anadolu'ya gelin almak da öyle kolay işlerden değildi.
Fakat Elfide insanların gözünün önünde olmak istemiyordu.
Hele “İstanbullu Gelin” olarak dikkat çekmeyi hiç istemiyordu.
Zamanla Anadolu insanının diliyle konuşmaya, onlar gibi masallar ve efsaneler anlatmaya başladı.
Şimdi de Yılanlı Mağara'da bir yatır bulunduğunu söylüyor, mahallenin çocuklarını mağaraya girmemeleri için sıkı sıkı tembihliyordu.
Hatta bir gün mağaranın içine uzun bir taş dikmiş, taşın baş tarafını yeşil bir örtüyle sarmıştı.
Mahallenin yaşlıları böyle bir yatırı ve mezarı hatırlamıyorlardı.
Ama kim bilir?
Mübarek bir yatırın ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını kim bilebilirdi ki?
Onlar başkaydı.
Akıl sır ermezdi o mübareklere...
İstanbullu Gelin ise ne zaman paraya sıkışsa Yılanlı Mağara'ya giriyor, tandırdan yalnızca ihtiyacı kadarını alıyor, sonra külleri yeniden üzerine basıyordu.
Yılanlı Mağara'nın yılan hikâyeleri, yatır hikâyeleri öylesine çoğalmıştı ki artık bunların her biri mağaradaki sırrı koruyan birer kilit olmuştu.
ASKER KAÇAKLARI
Bir gün lafazan komşusunun getirdiği haberle İstanbullu Gelin yeniden sarsıldı.
Komşu gelin heyecanla anlatıyordu:
— Asker kaçakları bu tarafa gelmiş, duydun mu? Dulları, eşi askerde olan gelinleri tutup dağa kaçırıyorlarmış. Ne olacak anam böyle? Ümmet-i Muhammed'in ırzı, namusu ne olacak diye soracak bir Allah'ın kulu yok mu?
İstanbullu Gelin'in yüreğine yıldırım düşmüş gibi oldu.
Ruhlar yeniden gökyüzünde buluştu:
— Tanrım, duy sesimizi!
— Tanrım, duy sesimizi!
— Beni çoluğuma çocuğuma bağışla Tanrım!
Evin her tarafını sağlamlaştırmak gerekiyordu.
Asker kaçaklarından korunmak gerekiyordu.
Gün boyunca bu düşünceler zihninde dönüp dururken kapıları, pencereleri elden geçirdi.
Ama bunların ne kadar faydası olacağını kendisi de bilmiyordu.
SIHHİYECİ TEVİT EFENDİ
Günlerden bir gün büyük oğlu Necati'nin çürük dişi ağrımaya başladı.
İstanbullu Gelin, o güne kadar mahallede görmediği bir adamla karşılaştı.
Adı Sıhhiyeci Tevit Efendi idi.
Sarayın sıhhiyelerinden olan bu zat, emekli olmuş ve yıllar sonra memleketine dönmüştü.
Emekliliğinde de boş durmuyordu. Yumurta, buğday, arpa gibi şeylerin karşılığında halkın derdine deva olmaya çalışıyordu.
Gerçi para pul vermeseler de çok mesele etmezdi.
Mahallede halkın sağlığıyla ilgilenebilecek yegâne kişi oydu.
Kimi zaman çıban patlatır, kimi zaman diş çekerdi.
Ama kimi zaman da Tevit Efendi'yi ara ki bulasın!
Tazısını yanına alır, günlerce dağda taşta dolaşır, av avlar, kuş kuşlar; öldürdüğü tilkilerin derilerini pazarda satıp üç beş kuruş kazanırdı.
Bunca yaşına rağmen hiç evlenmemişti.
Belki kendi istememişti.
Belki de evlenmeye vakit bulamamıştı.
İstanbullu Gelin düşündü:
Eğer Tevit Efendi'yi evlenmeye razı edersem hiç olmazsa çoluk çocuğumu ve kendimi eşkıya şerrinden korurum.
İşgüzar komşu gelinini devreye soktu ve sonunda Tevit Efendi ile görüşmeyi başardı.
Tevit Efendi meseleyi anlamıştı:
— Bak kızım, ben yaşlandım. Hem bu vakte kadar da hiç evlenmedim. Sen kendi yaşına uygun bir adam bulsan olmaz mı?
İstanbullu Gelin kararlıydı:
— Yok efendi, olmaz. Bana sen münasipsin.
— Bak gelin hanım, benim emekli maaşım var diye heves ediyorsan harp çıktı çıkalı devlet emeklilere beş kuruş para göndermiyor. Haberin ola.
İstanbullu Gelin hiç tereddüt etmedi:
— Yok efendi. Ben senden para pul beklemiyorum. Paranı pulunu ben tedarik ederim.
Tevit Efendi şaşırdı.
— Madem öyle istiyorsun... Bu yaşlı Tevit de dünya evine girmeden gitmesin öbür dünyaya.
Teklifi kabul etti.
Tevit Efendi'nin zaten doğru dürüst bir evi yoktu. Kaldığı viraneden ayrılıp İstanbullu Gelin'in evine yerleşti.
Düğünsüz, derneksiz evlendiler.
İlk gece çıranın isli ışığında karşılıklı oturup konuştular.
İstanbullu Gelin söze girdi:
— Bak Tevit Efendi, sen saray görmüş bir adamsın. Sakın ola benden karı koca hayatı beklemeyesin. Senden tek isteğim, evimin korunağı ol. Gölgenle bize huzur ver. Çocuklarıma meslek öğret. Onları iş sahibi et. Kendi ayakları üzerinde dursunlar.
Tevit Efendi gülümsedi:
— İyi de ben bu işi neyle yapacağım? Elde yok, avuçta yok.
— Ben sana para bulacağım.
— Nasıl bulacaksın gelin?
İstanbullu Gelin'in yüzüne esrarengiz bir ifade yerleşti.
— Sen yılanları bilirsin Tevit Efendi. Ama ben daha çok bilirim. Sen bir yılanın ağzındaki altını ellerinle çekip alabilir misin?
Bir an sustu.
Sonra:
— Ben alırım!
dedi.
Tevit Efendi ürkek ürkek kadının gözlerine baktı.
Bu kadın efsuncu olmalı, diye geçirdi içinden.
Sonra:
Aman bana ne! Şu son günlerimde rahat edeceğim parayı versin de ister büyücü olsun, ister efsuncu...
diye düşündü.
Tevit Efendi'nin ne zaman başı dara düşse İstanbullu Gelin, Yılanlı Mağara'nın yılanlarıyla sözüm ona cebelleşiyor, onların ağzından kaptığı altın liraları, mecidiyeleri ve kuruşları getirip Tevit Efendi'nin cebine koyuyordu.
Tevit Efendi de her defasında hayretle:
— Vallahi yaman kadınsın! O yılanların yanına her babayiğit varamaz. Sen gidip altınları ağızlarından alıveriyorsun!
diyor, parayı cebine koyup harcamanın keyfini sürüyordu.
İKİ OĞUL
İstanbullu Gelin'in oğulları İbrahim ve Necati, Tevit Efendi sayesinde kasaplık öğrendiler.
Büyüdüler.
Annelerinin verdiği sermayeyle ortak bir kasap dükkânı açtılar.
Zaman içinde işleri yoluna girdi.
Babaları Osman'ın askere giderken yok pahasına elden çıkarmak zorunda kaldığı dükkânı, malı ve mülkü yeniden satın aldılar.
İstanbullu Gelin, yıllarca iki evladını hayatta tutabilmek için mücadele etmişti.
Şimdi oğulları kendi ayakları üzerinde duruyordu.
Osman'ın küllerin altında bıraktığı servet, çocuklarının geleceğine dönüşmüştü.
Tevit Efendi ise bir gün yine dağda bayırda av peşinde dolaşırken sessizce ayrıldı bu dünyadan.
Savaş yılları da nihayet sona ermişti.
Fakat savaşın bitmesi, acıların bittiği anlamına gelmiyordu.
Cepheden dönen gaziler, bıraktıkları hayatı çoğu zaman bıraktıkları yerde bulamıyorlardı.
Kiminin evi gitmişti.
Kiminin dükkânı...
Kiminin ailesi dağılmıştı.
Kiminin öldüğü sanılmış, arkasından ölüm kâğıdı çıkarılmıştı.
GAZİNİN DÖNÜŞÜ
İstanbullu Gelin, savaş yıllarında büyüttüğü iki oğlunu evlendirmiş, barklandırmıştı.
Artık daha huzurlu günler yaşıyordu.
Bir gün oğulları evin avlusunda analarıyla şakalaşıyorlardı.
— Anacığım, seni İstanbul'a götürelim. Orada akrabalarını bulursun. Soyunu sopunu, soy kütüğünü araştırırız.
Diğeri de takıldı:
— Anne, senin hiç kardeşin yok muydu? Annen, baban... Onları hiç merak etmedin mi?
İstanbullu Gelin'in yüzü değişti.
Bu sorular sorulduğunda hep yaptığı gibi:
— Öf! Bunaltmayın beni!
deyip sustu.
Soruları yine cevapsız bırakmıştı.
Tam o sırada kapı çalındı.
İçeri omuzları çökmüş, beli bükülmüş, yüzünde yılların değil sanki asırların yorgunluğunu taşıyan bir gazi girdi.
Bir süre baktılar.
Sonra tanıdılar.
Bu adam, Osman'la birlikte Yunan Harbi'ne gidenlerden, mahallenin eski esnaflarından Yusuf'tu.
Daha “Hoş geldin” demeye fırsat bulamadan Yusuf, kapının yanına çöküverdi.
İki elini başının arasına aldı.
Ağlıyordu.
Hem ağlıyor hem de aynı cümleyi tekrarlıyordu:
— Biz Yunan'ı bunun için mi denize döktük?
Başını kaldırdı.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
— Biz Yunan'ı bunun için mi denize döktük?
Avludakiler sessizdi.
Yusuf devam etti:
— Kimimizin dükkânını almışlar, kimimizin evi yok... Benim için “öldü” kâğıdı çıkarmışlar. Hanımımı başka yere gelin etmişler. Çocuklarım ortada yok. Anam ortada yok...
İstanbullu Gelin, yazmasının ucuyla gözlerinden süzülen yaşları sildi.
Belki o anda yıllardır içine gömdüğü Osman'ı düşündü.
Belki Üsküdar'ı...
Belki çocukluğunu...
Belki de yıllardır cevap vermekten kaçtığı o soruları.
Savaş yalnız cephede insan öldürmüyordu.
Geride kalanların hayatlarını da parçalıyor; evleri, aileleri, hatıraları, umutları darmadağın ediyordu.
Elfide uzun süre konuşmadı.
Sonra oğullarına döndü.
Sesi yorgundu ama kararlıydı:
— Artık buralarda duramayacağım ben çocuklar...
Bir an sustu.
Uzaklara baktı.
Ve yıllardır ağzına almak istemediği İstanbul'u ilk kez kendi isteğiyle söyledi:
— Beni İstanbul'a götürün.
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.