ÇÖL RÜZGÂRLARI VE ESKİ DEFTERLER
Tarih, bazen koca koca orduları çölün sıcağına sürmek için haritalara değil, insan ruhundaki o kadim "kurtarıcılık" damarına oynamayı sever. Bugün de masada duran Mekke Savunma Paktı, Yemen söylentileri ve İsrail medyasının o kışkırtıcı manşetleri tam da bu ruhun teline basıyor: "Madem müttefiksiniz, o zaman Pakistan gibi gidin, Yemen’i bombalayın, orayı da zapt edin!"
Nereden tanıdık geliyor bu ses?
Asırlar önce de "Yemen elleri"nde neferler çöl sıcağından kavrulur, 35-40 derecelik cehennemi havada su bulamaz, "Yemen yolu gider gelir" türküsü bu toprağın evlatlarının ciğerini dağlardı. Enver Paşa’nın o büyük cihan harbi romantizmi de böyle başlamamıştı zaten? "Büyük oynayacağız, masada yerimizi alacağız" hırsıyla milyonluk orduları çöllere, Kafkas karlarına süren o İttihatçı zihniyet, bugün kılık değiştirmiş bir şekilde yeniden kapımızı çalıyor. O gün de "kutsal emanetler, hilafet ve büyük dava" denilerek evlatlar ateşe atılmıştı; bugün de "Mekke, Medine, kutsal topraklar" kılıfıyla Türkiye’yi başkalarının vekalet savaşlarının ön cephesine sürmeye çalışıyorlar.
Fakat ironinin en acısı burada başlıyor:
Vitrinde "Gazze'nin yanındayız, mazlumun sesiyiz" diye gürleyen söylemler; arka kapıda, Körfez'in petrodolarları ve ABD-İsrail ekseninin "Bize bir maşa lazım" baskısıyla Yemen çölünde müttefik ordularla omuz omuza çarpışma ihtimaline dönüşürse; bunun adı diplomasi değil, tarihin en büyük tezatı olur. Sözde Gazze’nin kalkanı olmaya çalışırken, özde İsrail'in ve Amerika'nın Yemen’de tıkandığı bataklıkta onların hamalı/maşası haline gelmek... İşte bu, milletin vicdanında onarılmaz bir kırılma, içeride ise altından kalkılamaz bir kaos demektir.
İran’ın Devrim Muhafızları’ndan el altından yollanan o gözdağı ("Hürmüz de bizim denizimiz, nerede olursa olsun vururuz") ve İsrail basınının "Türkiye niye tetiğe basmıyor?" diye çırpınması, aslında oynanan tiyatronun perdesini aralıyor. Onlar istiyor ki Türkiye, İran'la ve bölge halklarıyla ebedi bir düşmanlık sarmalına girsin, kendi elleriyle hem komşularını hem de yumuşak gücünü yaksın.
Neyse ki Anadolu’nun devlet aklı, bu ucuz romantizmlere ve dışarıdan biçilen kaftanlara boyun eğmeyecek kadar bedel ödemiştir.
Çözüm ne mi?
Ne Enver Paşa’nın o felaket getiren macera tutkusu ne de başkalarının savaşı için Yemen’e dökülecek bir damla Türk kanı... Türkiye’nin yapacağı tek akıllıca iş; sınırlarını Suudi Arabistan'ın içinde, özellikle de o kutsal Harem-i Şerif bölgelerinin savunmasında tutmak, çölün o yakıcı ateşine ve vekalet savaşlarının çamuruna asla bulaşmamaktır.
Çünkü tarih affetmez: Bir devlet, başkalarının maşası olmayı reddettiği gün, kendi kaderinin efendisi kalır.
Mehmet Dulkadir
Araştırmacı Yazar
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.