ÇÖLDE DİMDİK BİR ÇINAR, TARİHİN VİRANELERİNDE DİRENİŞ: FAHREDDİN PAŞA
Son günlerde Medine Anlaşması yeniden gündeme gelmiş ve kamuoyunda tartışılırken, Medine denince o kutsal topraklarda destan yazan Ömer Fahreddin Paşa’yı anmamak, onun tarihi duruşunu hatırlamamak olmaz.
Tarih her zaman zaferleri yazmaz. Kimi zaman mağlubiyetin içindeki şerefi, kimi zaman da "strateji" veya "askerî zorunluluk" kılıfı giydirilmiş sessiz geri çekilmeleri deftere geçirir. Yine de fırtınalı denizlerde yönünü şaşırmayan, karanlığa ışık saçan deniz fenerleri vardır. İşte o fenerlerden biri, Medine Müdafii Ömer Fahreddin Paşa'dır.
1916'da Hicaz'ın alev alev çöllerine adım attığında karşısında yalnız İngiliz topları ve isyan bayrakları yoktu; imkânsızlık, açlık ve koyu bir yalnızlık vardı. Hatlar kopmuş, ambarlar boşalmıştı. O ise bu kıyamet sıcağında yayımladığı meşhur "Çekirge Genelgesi" ile bir ordunun midesini değil, bir milletin izzetini ve inancını ayakta tutuyordu. Bir yanda çekirgeyi katık edip yürekle direnen bir ruh, öte yanda dönemin şartlarını bahane edip geri adımı meşrulaştıran zihniyetler... Biri yokluktan kale yaptı, öbürleri kurulu düzenlerden geri çekilmeler çıkardı.
Fahreddin Paşa'nın duruşunda pazarlığa, diplomatik kıvraklıklara ve "günün şartları" denen o kaygan zemine yer yoktu. Çember boğazına dayanmadan Mukaddes Emanetleri basiret ve cesaretle trenlere yükleyip İstanbul'a, Topkapı Sarayı'na ulaştıran o akıl; yalnız sandıkları değil, bir medeniyetin alnındaki teri, namusunu ve hafızasını kurtarıyordu.
Ve insan tarihin sayfalarını çevirdikçe sormadan edemiyor: Medine'de Kutsal Emanetleri sağ salim taşıyıp son mermiye kadar direnen o çelik irade ortadayken; imparatorluğun dört bir yanında —Atina'dan Selanik'e, Tunus'tan Filistin ve Kudüs hatlarına kadar— koskoca coğrafyalar hangi "derin stratejilerin" kurbanı oldu? Çoğu zaman tek bir çiviye, tek bir mirasa sahip çıkılamadan, adeta kurşun atılmadan yürütülen o geri çekilme kararları hangi şeref defterine başarı diye yazılabilir? Canını avucuna alıp "Burada öleceğim" diyen Fahreddin Paşa'nın canı can da, masa başında veya sahada "konjonktür gereği çekiliyoruz" diyenlerin kararları her zaman kutsal birer tabu mudur?
Mondros imzalanıp İstanbul'dan "teslim ol" emirleri yağdığında, kendi hükümeti bile sırtını dönmüşken, Peygamber'in türbesi başında gözyaşlarıyla "Bu ordu Seni bırakmaz ya Resulallah!" diye haykıran Paşa, yalnız bir şehri savunmuyordu; insanlığın ve bir devletin ayaklar altına alınan haysiyetine siper oluyordu.
Kurmaylarının yalvarışları bile o omurgayı bükemedi. Rütbesini, koltuğunu veya gelecekteki siyasi ikbalini değil; Medine burçlarında dalgalanan al bayrağı düşündü.
Sonuç ortada: Biri kutsal beldeyi ve emaneti korumak için çölde eriyip adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Tarih sahnesinde ise kimileri geri çekilmeleri "büyük strateji" diye sunup ikbal kazandı. Ama sorular yine de ortada durur: Şan, şöhret ve makam sonradan kazanılabilir; ancak Fahreddin Paşa'nın Medine çöllerinde bıraktığı o eğilmez omurga hiçbir siyasi pazarlıkta veya ikbal pazarında satın alınamaz.
Rüzgâr eser, kum örter, zaman bazı şeyleri unutturmaya yeltenir; ama çınar yine de yerinde durur. Tarih, şartlara göre kılıf biçenleri değil; fırtınada dimdik kalan "Çöl Kaplanı"nı saygıyla yazmaya devam edecektir.
Düşünür ve Araştırmacı Yazar
Mehmet Dulkadir
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.