DÜŞÜNEN GÖLGELER VE CUMARTESİ BÜYÜSÜ Mehmet Dulkadir yazdı

DÜŞÜNEN GÖLGELER VE CUMARTESİ BÜYÜSÜ

Deniz, Eyle kasabasının kıyısına 
sadece mavi sularını değil; insanın 
haris nefsini, doymaz hırsını ve 
güçle sınanan sadakatini taşıyordu. 

Oysa mülkün gerçek sahibinin koyduğu 
mizan son derece açık, kural son derece 
basitti: İnsan, her gün dünya telaşının 
ve rızık peşinde koşmanın sarhoşluğuna 
kapılsa da haftada bir gün durmalı; 
hırsının dizginlerini çekip haddini, 
hududunu ve kul olduğunu hatırlamalıydı. 

Ne var ki Eyle’nin kudret ve servet 
sarhoşluğuyla gözleri kamaşan sakinleri, 
bu ilahi sınırı zamanla bir özgürlük 
kısıtlaması, bu bir günlük durgunluğu 
ise devasa bir "kazanç kaybı" olarak 
görmeye başladılar. 

Derken, her devrin muktedirlerini baştan 
çıkaran o meşhur "şark kurnazlığı" ve 
dahi sinsi akıl tecelli etti. Ne açıkça 
isyan edip bayrak açacak kadar cesurdular 
ne de samimiyetle itaat edecek kadar 
mütevazı... Cumartesi günü kıyıya devasa 
havuzlar kazdılar, derin kanallar açtılar, 
kurnazca ağlar gerdiler. Balıklar yasağın 
olduğu Cumartesi günü o kanallara kendiliğinden 
doluyor, Pazar sabahı ise hiç çaba 
harcanmadan "yasal" kılıflarla toplanıyordu. 

Makam odalarında, tüccar meclislerinde 
gururla fısıldanan kılıf hazırdı: 
"Biz Cumartesi avlanmadık ki! Sadece 
altyapıyı kurduk, mevzuata uyduk!"

Kanun maddesinin harfine sığınıp ruhunu 
katletmek, adalet kılıfına uydurulmuş 
hilelerle çarkı döndürmek, o gün Eyle 
kasabasını içten içe çürütmeye başladı. 

O gün o kasabada üç insan tipi peydah oldu:
Birincisi; gücü elinde tutan, hileyi kural 
haline getiren, zimmetine geçirdiği imkanları 
"ustalık" sanan muktedirler ve takipçileri.
İkincisi; "Etmeyin, yapmayın! Emanete hıyanet 
etmeyin, mevzuata uydurduğunuz bu hilelerin 
sonu uçurumdur" diye gecesini gündüzüne katarak 
acı hakikati haykıran salih vicdanlar.
Üçüncüsü ise; en az birinciler kadar tehlikeli 
olan, "Uyarmanızın ne anlamı var, adamlara 
söz mü geçiyor? Bize dokunmayan yılan bin 
yaşasın" diyerek konforlu köşelerine çekilen 
nemelazımcı, sessiz çoğunluk...

Zamanla o amansız uyarılar alay konusu 
yapıldı. Adalet duygusu buharlaştı, 
emanet bilinci yok oldu, liyakat yerini 
sadakat kılıflı menfaat şebekelerine bıraktı. 
Ve nihayet, sınırları aşanların üzerine 
ilahi Sünnetullah hükmünü indirdi.

Ertesi sabah makamların, malikanelerin 
kapıları açılmadığında içeri girenler; 
insan suretini koruyan ama ruhunu 
kaybetmiş, akılları yerinde fakat dilleri 
tutulmuş, birbirine bakıp çaresizce 
ağlaşan mahluklar buldular. Onlar taklitçi 
bir kurnazlıkla insanlığın özünü, adaleti 
ve vicdanı feda etmişlerdi; nihayetinde 
iç dünyalarındaki o taklitçi ve ahlaksız 
öze uygun bir biçimle, aşağılık birer 
maymuna dönüştüler.

***

İşte bu hikaye, sadece mukaddes kitapların 
tozlu sayfalarında kalmış, geçmişe ait 
mistik bir kıssa değildir. Günün sonunda 
her idarecinin, her makam sahibinin, 
devletin ve milletin emanetini omzunda 
taşıyan her üst düzey yöneticinin aynaya 
bakıp okuması gereken evrensel bir aynadır.

Bugün gökten taş yağmıyor, idarecilerin 
veya insanların sureti bir gecede fiziken 
değişmiyor olabilir. Fakat kamu imkanları 
peşkeş çekildiğinde, emanete hıyanet 
usulüne uydurulduğunda, makamlar ikbal 
kapısına dönüştürüldüğünde ve kötülük 
karşısında susulup vicdanlar karartıldığında 
toplumsal helak yine gerçekleşir. 

Şekli insan kalıp, oturduğu koltuğun ve 
taşıdığı unvanın gerektirdiği ahlaki 
değerleri kaybeden her idare, kendi 
elleriyle hazırladığı bir çöküşe mahkumdur. 

Ders almazsak; kanunların açıklarını 
arayıp adaletin ruhunu katledersek, tarih 
aynı şaşmaz kanunla hükmetmeye ve bizi 
kendi kurduğumuz o süslü hilelerin altında 
ezmeye devam edecektir.

Araştırmacı Yazar Mehmet Dulkadir

Yorumlar