DÜŞÜNEN GÖLGELER VE CUMARTESİ BÜYÜSÜ
Deniz, Eyle kasabasının kıyısına
sadece mavi sularını değil; insanın
haris nefsini, doymaz hırsını ve
güçle sınanan sadakatini taşıyordu.
Oysa mülkün gerçek sahibinin koyduğu
mizan son derece açık, kural son derece
basitti: İnsan, her gün dünya telaşının
ve rızık peşinde koşmanın sarhoşluğuna
kapılsa da haftada bir gün durmalı;
hırsının dizginlerini çekip haddini,
hududunu ve kul olduğunu hatırlamalıydı.
Ne var ki Eyle’nin kudret ve servet
sarhoşluğuyla gözleri kamaşan sakinleri,
bu ilahi sınırı zamanla bir özgürlük
kısıtlaması, bu bir günlük durgunluğu
ise devasa bir "kazanç kaybı" olarak
görmeye başladılar.
Derken, her devrin muktedirlerini baştan
çıkaran o meşhur "şark kurnazlığı" ve
dahi sinsi akıl tecelli etti. Ne açıkça
isyan edip bayrak açacak kadar cesurdular
ne de samimiyetle itaat edecek kadar
mütevazı... Cumartesi günü kıyıya devasa
havuzlar kazdılar, derin kanallar açtılar,
kurnazca ağlar gerdiler. Balıklar yasağın
olduğu Cumartesi günü o kanallara kendiliğinden
doluyor, Pazar sabahı ise hiç çaba
harcanmadan "yasal" kılıflarla toplanıyordu.
Makam odalarında, tüccar meclislerinde
gururla fısıldanan kılıf hazırdı:
"Biz Cumartesi avlanmadık ki! Sadece
altyapıyı kurduk, mevzuata uyduk!"
Kanun maddesinin harfine sığınıp ruhunu
katletmek, adalet kılıfına uydurulmuş
hilelerle çarkı döndürmek, o gün Eyle
kasabasını içten içe çürütmeye başladı.
O gün o kasabada üç insan tipi peydah oldu:
Birincisi; gücü elinde tutan, hileyi kural
haline getiren, zimmetine geçirdiği imkanları
"ustalık" sanan muktedirler ve takipçileri.
İkincisi; "Etmeyin, yapmayın! Emanete hıyanet
etmeyin, mevzuata uydurduğunuz bu hilelerin
sonu uçurumdur" diye gecesini gündüzüne katarak
acı hakikati haykıran salih vicdanlar.
Üçüncüsü ise; en az birinciler kadar tehlikeli
olan, "Uyarmanızın ne anlamı var, adamlara
söz mü geçiyor? Bize dokunmayan yılan bin
yaşasın" diyerek konforlu köşelerine çekilen
nemelazımcı, sessiz çoğunluk...
Zamanla o amansız uyarılar alay konusu
yapıldı. Adalet duygusu buharlaştı,
emanet bilinci yok oldu, liyakat yerini
sadakat kılıflı menfaat şebekelerine bıraktı.
Ve nihayet, sınırları aşanların üzerine
ilahi Sünnetullah hükmünü indirdi.
Ertesi sabah makamların, malikanelerin
kapıları açılmadığında içeri girenler;
insan suretini koruyan ama ruhunu
kaybetmiş, akılları yerinde fakat dilleri
tutulmuş, birbirine bakıp çaresizce
ağlaşan mahluklar buldular. Onlar taklitçi
bir kurnazlıkla insanlığın özünü, adaleti
ve vicdanı feda etmişlerdi; nihayetinde
iç dünyalarındaki o taklitçi ve ahlaksız
öze uygun bir biçimle, aşağılık birer
maymuna dönüştüler.
***
İşte bu hikaye, sadece mukaddes kitapların
tozlu sayfalarında kalmış, geçmişe ait
mistik bir kıssa değildir. Günün sonunda
her idarecinin, her makam sahibinin,
devletin ve milletin emanetini omzunda
taşıyan her üst düzey yöneticinin aynaya
bakıp okuması gereken evrensel bir aynadır.
Bugün gökten taş yağmıyor, idarecilerin
veya insanların sureti bir gecede fiziken
değişmiyor olabilir. Fakat kamu imkanları
peşkeş çekildiğinde, emanete hıyanet
usulüne uydurulduğunda, makamlar ikbal
kapısına dönüştürüldüğünde ve kötülük
karşısında susulup vicdanlar karartıldığında
toplumsal helak yine gerçekleşir.
Şekli insan kalıp, oturduğu koltuğun ve
taşıdığı unvanın gerektirdiği ahlaki
değerleri kaybeden her idare, kendi
elleriyle hazırladığı bir çöküşe mahkumdur.
Ders almazsak; kanunların açıklarını
arayıp adaletin ruhunu katledersek, tarih
aynı şaşmaz kanunla hükmetmeye ve bizi
kendi kurduğumuz o süslü hilelerin altında
ezmeye devam edecektir.
Araştırmacı Yazar Mehmet Dulkadir
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.