Sandıktaki Gen Haritası: Siyasetin Antropolojik Analizi

Sandıktaki Gen Haritası: Siyasetin Antropolojik Analizi

Modern dünyanın modern kurumları sayılan seçimler ve anket tabloları, bu topraklarda çoğu zaman geleceğin vaatlerini değil; geçmişin, soy kütüklerinin ve kadim göç yollarının dökümünü tutar. Tanpınar'ın Beş Şehir'de şehirleri zamanın içinde dirilen hayaletler gibi anlatması gibi, sandık da bir hayalet geçididir. %1'lik, %5'lik, %30'luk sütunlar halinde önümüze dizilen rakamlar, aslında soğuk istatistikler değil; yüzyıllar öncesinden kalma boy mühürlerinin, beylik sınırlarının ve mezhepsel hafızaların çağdaş oy pusulasına basılmış ıslak imzalarıdır.

Bakıldığında, herkes "yeni bir vizyon" yahut "çağdaş bir gelecek" aradığını iddia eder. Oysa sandık perdelerinin arkasında yaşanan ritüel, çoğunlukla bir kabile toplanmasını andırır. Dede Korkut'un "boy boylamak, soy soylamak" geleneği bitmemiştir; yalnızca meclis kurulan çadırdan sandık odasına taşınmıştır. Günümüz insanı, kentlerin yüksek binalarında beyaz yakalarıyla dolaşsa da, sandık başına gittiğinde içindeki kadim Türkmen boyunu, Balkan muhacirini, Karadenizli hemşehrisini ya da Doğu'nun etnik hafızasını kuşanır. Her etnik ve kültürel köken, kendi antropolojik sığınağını bir parti tabelasıyla meşrulaştırmış gibidir.

Siyasi partiler ise bu büyük antropolojik müzede birer reyon gibidir:

Bir yanda, devletin ve yerleşik düzenin imkanlarını "evladının hakkı" gören, liderinin simasındaki hemşehrilik izini takip ederek fırtınalı denizlerde bile gemisini terk etmeyen Sadakat Kıyı insanları vardır. Karadeniz'in dalgasıyla yoğrulmuş bu sadakat, bir hesap işi olmaktan çok bir su ve tuz akrabalığıdır. Onlar için iktidar, ideolojiden ziyade toprağın ve "bizden olanın" muhafazasıdır.

Diğer yanda, sürgünlerin, göçlerin ve kaybettiği yurtların hüznünü benliğinde taşıyan Trakya ve Balkan hatlarının seküler çocukları durur. Yahya Kemal'in Rumeli'si, (Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum,
Her yaz balkanlara doğru bir duaydı koptu içimden...")
Üsküp'ten kopup gelen bir sızı olarak onların hafızasında hâlâ yaşar. Onların oy verme davranışı, bir siyaset tercihinden ziyade yaşam tarzının ve cumhuriyet mirasının varoluşsal nöbetidir. Rüzgar nereden eserse essin, tabelada gördükleri tarihsel simgeye tutunmayı bir kimlik borcu sayarlar.

Hemen yanı başlarında ise, isimleri değişse de hafızaları değişmeyen kadim beyliklerin, Çepni ve Avşar boylarının torunları durur. Kâşgarlı Mahmud'un Oğuz boyları arasında saydığı bu adlar, bin yılı aşkın bir süredir kendi sessiz sürekliliğini korur. İç Anadolu'nun ve Doğu Akdeniz'in cömert ama mağrur topraklarında, soyları Dulkadir'e, Akkoyunlu'ya dayanan bu kitle, partilerin amblemlerinden önce liderlerin soy kütüğüne bakar. Kemal Tahir'in Devlet Ana'sında bir beyliğin kuruluşu nasıl toprağın ve boyun sezgisinden doğduysa, onların siyasette aradığı da odur. Bir parti tüzüğü değil; kendi öz değerlerini, boy bilincini ve tarihsel meşruiyetini temsil edecek bir "akil insan" yahut "beylik mirası"dır. Kendi toprağından çıkmış, kendi diliyle konuşan bir ses bulduklarında, Yaşar Kemal'in Çukurova'sında dağdan inen bir haber gibi o yöne akarlar ve anketörlerin tüm hesaplarını altüst ederler.

Tablonun bir diğer köşesinde ise, kimliğini ve mezhepsel hafızasını varlığının ana direği yapan, yaşadığı coğrafyanın kaderini ve sitemini pusulaya yansıtan topluluklar yer alır. Pir Sultan'ın dar ağacından bugüne uzanan sitem, onların sandıkta söylediği sözün ağırlığını belirler. Onlar için sandık, modern devletle kurulan en doğrudan ama en mesafeli pazarlık alanıdır.

Günün sonunda; anketörler kararsızları matematiksel formüllerle dağıtırken, siyasal mühendisler yeni söylemler inşa ettiğini sanır. Kavafis'in Barbarları Beklerken'indeki şehir gibi, hepsi kapıda bir şeyin gelmesini bekler; oysa gelecek olan, çoktandır içeridedir. Anadolu ve Trakya coğrafyasında siyaset, antropolojinin rehinidir. Sandıktan çıkan şey; partilerin başarısı ya da başarısızlığı değil, bu toprakların gen haritasının, soy kütüğünün ve yüzyıllık duygusal kırılmalarının resmidir. İktisadi krizler, vaatler ve rüzgarlar gelip geçer.
Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe,
Senin ilini, senin töreni kim bozabilir?"

 Orhun'un "üstte mavi gök, altta yağız yer" dediği o ilk yemin gibi, kökler de derinlerde kendi sessiz hikayesini yazmaya ve bir gün surda açılacak gedikten akmaya devam eder.

Düşünür ve Araştırmacı Yazar 
Mehmet Dulkadir (MHD)

───

Yorumlar