TUZLU KAHVEDEN SHORTS KAYDIRMAYA
Temmuzun ortası, Malatya'nın Sürgü Kasabası. Güneş tepeden kavuruyor, harman yerinde saman havalanıyor. Yirmi üç yaşında bir delikanlısın, askerden döneli iki ay olmuş, elinde yaba, alnında ter. Anan tarlanın ucundan sesleniyor: "Ömer, akşama erken gel, eyi bir laf konuşacağız!" Tebrikler, bu yaz evleniyorsun. Ama kiminle olduğunu henüz sen de bilmiyorsun.
O zamanlar sevgili demek haşa, günahtı. Eşi ana bulurdu, baba onaylardı, dede son sözü söyler, mührü basardı. Ananla teyzen bohçayı koltuklayıp köy köy dolaşır, hep tek bir şeyi tartardı: "Acaba hamarat mı?" Bir evde yufkanın inceliğine bakarlar, bir evde yürüyüşe. Bir evde ayran ikram edilince teyzen bardağı güneşe tutar, yıkanmış mı diye süzerdi. Üç gün sonra anan yüzü gülerek döner: "Bulduk! Hasan Efendi'nin kızı Çiçek." Gerisi düğünde görülecekti. Ama sabır dediğin, delikanlıda bir yere kadar. Küçük kardeşin Ali'yi, köyün cin casusunu, çeşmeye saldın. Kerpiç duvarın ardına saklandın, sadece mor bir yazma gördün. Bir de güğümü doldururken tek damla taşırmayan bir el. Meğer o, Çiçek'in ablasıymış. Ali'nin casusluğu da orada iflas etti.
Kız isteme günü geldi. Baban en eyi ceketini giydi, anan tepsiye lokum dizdi, sen dizlerinin pat pat vurduğunu duydun. Sonra kapı açıldı, kahve tepsisiyle Çiçek girdi. Gözleri yerde, elleri hünerli. Fincan en son sana uzandı. Bir yudum aldın ve ağzın zift gibi tuzla doldu. Herkes sana baktı, anan kaşıyla gözüyle "Yutkun, sakın belli etme!" dedi. Sen gülümsedin: "Kahve pek güzel olmuş vallaha." Odada bir kıkırdama, Çiçek'in omuzlarında bir titreme. Bu eski bir imtihandı. Tuzlu kahveyi yüzünü ekşitmeden içen, sabırlı adam sayılırdı. Aferin, geçtin.
Nişanlanınca da rahat yoktu. Nişanlınla yolda karşılaşırsan yolunu değiştirecek, kayınbabanı görünce sigaranı cebine sokacaktın. Mektup yazdın, ama Çiçek okuma bilmiyordu. Komşunun kızı Hatice mektubu avlunun ortasında bağıra bağıra okudu: "Gözlerin harmandaki buğday gibi..." Ertesi gün bütün köy ezberlemişti. Cevap yine Hatice'nin yazısıyla geldi: "Buğday sarı olur, benim gözlerim kahverengi!" Çeyiz serildi, köyün kadınları hayırlı olsuna değil, saymaya geldi. Yedi yorgan mı, dokuz mu? Anan eve dönüp sana baktı: "Oğlum, bu kız on yıldır bu çeyizi işliyor. Sana yorgan değil, sabır geliyor."
Düğün gününü davul zurna, üç gün üç gece kaynayan keşkek, sekseninde ama mendili elinde halay başı çeken dede anlattı. Sen bir köşede dikilmiş, gelenin geçenin "Allah bir yastıkta kocatsın" dileğine "amin" diyordun. İçinden ise tek bir soru geçiyordu: "Peki bu gelin gerçekte nasıl biri?" Gece, gaz lambasının titrek ışığında duvağı kaldırdın. İki kahverengi göz. Buğday sarısı değil. Çiçek bir an baktı, sonra fısıldadı: "Kahveyi harbi beğendin miydi?"
İlk kış çetindi. Ocakta kar diz boyunu aştı, kayınvalide hastalandı, yollar kapandı. Fenerini aldın, Çiçek atkısını boynuna sıkıca bağladı. Tek kelime etmeden üç saat karda yürüdün. Rüzgâr fenerin ışığını söndürdü söndürecekti, ama yol ezberindeydi, çünkü bu yol artık sevdanın yoluydu. O gece Çiçek ilk kez adınla seslendi: "Ömer... Eyi ki sen."
Görücü usulünün hikmeti belki de buydu: Önce evlenilir, sevgi arkadan, ağır ağır, yağmurun toprağa sızması gibi gelirdi. Elbette her şey masal değildi. Gelin dediğin konuşmaz, "gelinlik" ederdi. Bir gün evde erkek misafirler vardı, boyu bir seksen beş taze gelin Çiçek, direğin dibinde garson gibi emre amade bekliyordu. Açlık bir yanda, utangaçlık bir yanda, baş bir döndü ki sorma. O koca boy tapan gibi, güm diye sofra bezinin ortasına serildi. Misafirler önce şaşırdı, sonra gülüştü: "Ula gelin yemek yemiyor ama acından yemeğin ortasına seriliyor!" Bir mutfakta iki usta vardı; biri "Kızım oklava öyle mi tutulur!" diyor, öbürü "Ana, biz evde hep böyle tuttuk!" diye karşılık veriyordu. Sen ikisinin arasında, kapı eşiğinde kaldın. Hangisine hak versen yanıyordun. Sessizce sıvışıp kahvenin yolunu tuttun.
Yıllar su gibi aktı. Önce iki oğlun, sonra üç kızın oldu. Damlara anten, odalara televizyon çıktı, yollar asfalt oldu, gençler şehre göç etti. Aradan elli yıl geçti. Saçların bembeyaz, elinde baston, bahçede bütün sülale toplanmış. Torunun Elif yanına sokuldu, elinde telefon: "Dede ya, siz nasıl tanıştınız? İnternetten, uygulamadan falan mı?" "Tuzlu bir kahveyle kızım," dedin. Çiçek güldü, sonra yarım asırlık bir itirafta bulundu: "Annam bana bir tutam tuz at dediydi, ben fincana üç çorba kaşığı bastım! Gerçekten sabırlı adam mısın, yoksa hemen parlayacak mısın göreyim dedim." "Eee, sabırlı mıymışım bari?" "Bunca yıldır beni kahrımla nazımla çekiyorsun, bir de yemeğin ortasına devrilmemi idare ettin, daha ne olsun?"
Çiçek elini elinin üstüne koydu. Hiç tanımadığın o el... Belki birbirinizi ilk başta siz seçmediniz, ama yıllar boyunca her Allah'ın günü birbirinizi yeniden seçtiniz.
***
Şimdi gelin, bugüne dönüp bakalım.
Eskilerin sabırla işlenen çeyizinden, tuzlu kahveyi tebessümle yutan olgunluğundan bambaşka bir dünyaya uyandık. Harman yeri yerini ekrana, komşunun tavsiyesi yerini beğeni sayısına, büyüklerin ferasetli süzgeci yerini bir parmak hareketine bıraktı. Tanışmalar bir "tık"la başlıyor, birkaç günde pişiyor. En küçük fırtınada, ilk anlaşmazlıkta yine bir "tık"la bitiyor. "Bir yastıkta kocayalım" duası yerini "Bana ne katacak?" hesabına terk etti. Emek acele edince sabır kapı dışarı kaldı.
Üstelik suç yalnız gençlerin değil. Yalnızlıktan ürken, internetin büyüsüne kapılan geç yaştaki büyüklerimiz de bu hızlı trafiğe karıştı. Birkaç haftalık sanal yazışmayla alelacele kurulan yuvalar, aynı hızla, çoğu zaman acı tecrübelerle yıkılıyor. Eskiden evlilik bir ömür boyu süren sessiz, mütevazı bir dostluktu. Şimdi bir "şartlar uyduğu kadar varız" sözleşmesi. Eskiden dualarla başlayan yuvaların yerini, ekranlarda "Sen bana bunu demiştin!" diye birbirine sitem edenlerin trajikomik sahneleri aldı.
Peki biz neyi kaybettik? Görücü usulünü mü? Hayır. Zaten Çiçek de Ömer de birbirini ilk başta seçmemişti. Kaybettiğimiz şey yöntem değil, sabırdı. Kaybettiğimiz, bir fincan tuzlu kahveyi gülümseyerek içebilme vakarıydı.
Çünkü değişmeyen tek bir hakikat var: Yöntem ister görücü usulü olsun ister zamane usulü, harcında sabır, sadakat ve samimiyet olmayan hiçbir yuva ayakta kalamıyor.
Bu hikâye Anadolu'nun her yerinde yaşanmış olabilir. Ben annemle babamdan duyduklarımın bir benzerini buraya aktarmaya çalıştım.
Araştırmacı - Yazar
Mehmet Dulkadir
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.