KÂSEDEKİ ZEHİR VE SARAYDA YABANCI HAYRANLIĞI

KÂSEDEKİ ZEHİR VE SARAYDA YABANCI HAYRANLIĞI

Tarih dediğimiz o mahrur kürsü, sırtını kendi evladına dönüp elin kapısında secde edenlerin hazin komedisiyle doludur. Osmanlı ki üç kıtaya adalet taşıdığını iddia ederken, sarayının en mahrem odalarını Venedik'in hesap defterli tüccarlarına, Roma'nın el öpen ajanlarına ve o "medeniyet" masallarıyla beslenen yabancı hekimlere arşın arşın açtı. Koynunda yılan beslemek, bu coğrafyanın en eski ve en sadık âdetiydi.

Roma'nın surlarını darmadağın eden, bir çağ kapatıp yenisini açan o azametli Fatih Sultan Mehmet, İtalya’nın kapısına dayandığında Vatikan’ın sarayları korkudan inliyordu. Kudretli Papa IV. Sixtus, sabahlara kadar Haçlı ayinleri düzenliyor; koca padişaha mektup üstüne mektup yazıp, "Gel İslam’ı bırak, Hristiyan ol; Roma’nın tahtını da Cihan İmparatorluğu'nu da sana tepside sunalım" diyerek nifak tohumları ekiyordu. Fakat Fatih bu sefil teklifleri kulak ardı edip surları yıkmaya kararlı bir şekilde yürüyünce, o seccadeli Papa ile Venedik senatosu derhal başka bir "diplomasi" masası kurdular. Savaş meydanında bükemedikleri o dev kumandanı, sarayın içine sızdırdıkları o "aydın" yabancı hekim Yakup Paşa’nın elinden içirilen zehirli kâseyle sessizce devirdiler.

Venedik sokaklarında sevinç çığlıkları koparken, bizim saray erkânı muhtemelen hünkârın başucunda "Merak etmeyin hünkârım, Avrupalı doktorlar bilir işini" diyordu. Ne büyük liyakat ama! Kendi öz insanını sarayın kapısından kovup, Papalığın ve Venedik’in tasmalı yabancılarını tahtın sağlığına emanet etmek... Adamlar haklı tabii; yerli hekimleri "ot kök" diye küçümserken, Vatikan’ın onaylı arsenikli simyası dururken Türk tabibine can mı emanet edilirdi?
Oysa o öz evlatlar kimdi? Amasya'da elinde neşteri ve kalemiyle ilk resimli cerrahi atlasını yazan Sabuncuoğlu Şerafeddin, Türk'tü. Fatih'in manevi hocası Akşemseddin, hastalığın görünmez canlılardan geldiğini asırlar önce sezen Türk'tü. Semerkant'ın göklerini İstanbul'a getiren Ali Kuşçu, Türk'tü. Dulkadirli Türkmen'inin kılıcı Anadolu'yu koruduğunda, Dulkadirli kızları saraya gelin oldu. Yavuz Selim'in annesi Ayşe Hatun, Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızıydı. Yani o muzaffer fatihin damarında Bozkurt'un kanı dolaşıyordu; bu millet, kendi tahtının hem kılıcıydı hem tabibi hem de annesi.

Fakat sarayın bazı erkânı, aynaya bakıp kendi yüzünü görmeyi bir türlü beceremedi. Çandarlı’nın ahı üstümüzde duman tütmeye devam ederken, kendi soyunu "aşiret" diye hor gören o kibirli akıllar, yabancı kumaşından cübbe görünce hayranlıktan dilleri tutuldu. Papa’nın o sinsi mektuplarıyla başlayan süreç, saray mutfağındaki o trajik zehir kâsesiyle tamamlandı.
Bugün hâlâ kendi kökünden utanan, yabancının tasmasıyla yürümeyi medeniyet sanan o akıl tutulması, işte o fatihi zehirleyen tarihin trajikomik mirasıdır. Ne demişler; elin Papa'sı mektupla fitne saçar, bizim saray erbabı elin zehriyle cihanı yönettiğini sanır. Sonra da tahtın başında zehir kokusu yükselince kederli bir mevlüt okunur: "Bizi kim zehirledi?"

Biz bilmeliyiz ki bu millet, başkasının şifasını beklemeden kendi şifasını yazmış bir millettir. Neşteri, kalemi, kılıcı ve gönlü kendisine yeterdi. Yeter ki ayna önünde kendi yüzüne dönüp "Ben buyum" diyebilsin.

Araştırmacı Yazar Mehmet Dulkadir

Yorumlar