Bazı arkadaşlarım zaman zaman bana takılır: "Ya tarihi eserlere gidiyorsun, ya bir türbedesin ya da bir mezarlıkta... Biraz da insanların arasına karış, onların eğlenceli yanlarını keşfet." derler.
Aslında bugüne kadar birçok güzel ve keyifli olaya tanıklık ettik. Fakat dostlarımızın bu eleştirisinde de haklılık payı yok değil. Türkiye adeta açık hava müzesidir; Kayseri de bunun en güzel örneklerinden biridir. Tarihi yapılar, türbeler ve mezarlıklar beni her zaman kendine çekmiştir. Sebebini tam olarak açıklayamam ama bugüne ait birçok olayın, tarihi eserler ve geçmişte yaşanan hadiseler kadar beni heyecanlandırmadığını söyleyebilirim.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Karadayı Köyü'ne gittim. Çünkü burada Selçuklu'dan bizlere emanet kalan çok önemli bir eser bulunuyor: Emir Celaleddin Karatay'ın adını taşıyan Karatay Kervansarayı.
Geçen yıl bu tarihi yapının içler acısı durumunu yazmıştım. Bu yıl ise eski görüntüler tamamen ortadan kalkmamış olsa da bazı tedbirlerin alındığını görmek sevindiriciydi. Ancak yapılan çalışmaların yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Karatay Kervansarayı'nın kapsamlı bir restorasyona ihtiyacı olduğu açıktır.
Gönlümden geçen, bu tarihi yapının çevre düzenlemesinin de tamamlanarak yol kenarında geçen insanların rahatlıkla ziyaret edebileceği bir kültür mirası hâline getirilmesidir. Çünkü yol kenarında olmasına rağmen kervansarayı bulmak bile oldukça güç. Buraya yolu düşen bir turist için ne dinlenebileceği bir alan, ne bir tuvalet ne de kapıyı açacak görevli bulunmaktadır. Binanın bugünkü hâlini düşündükçe, insan turistlerin görmemesini bile temenni ediyor.
Karadayı'da dikkatimi çeken bir başka konu ise Rezzan Oflaz'ın adını taşıyan Sağlık Ocağı'nın atıl durumda olmasıydı. Bu binanın yeniden değerlendirilmesini ve bölgeye hizmet edecek şekilde kullanıma açılmasını gönülden arzu ediyorum.
Köyün yol kenarlarından akan atık sular ise tarihi dokuya hiç yakışmıyor. Çevreye yayılan kötü koku, böylesine köklü bir yerleşim yerine yakışmayan bir görüntü oluşturuyor.
Daha da üzücü olan ise köyün kütüphanesiydi. Bir zamanlar gururla anlatılan bu kütüphanenin camları kırılmış, kitapları ise toz ve pislik içinde kaderine terk edilmişti. Eğer bu kütüphane yeniden hizmete açılamayacaksa bile en azından yüzlerce kitabın kurtarılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü onlar yalnızca kitap değil, aynı zamanda bir köyün hafızasıdır.
Bu ziyaretimde yine kervansarayın yanındaki kahvehanede Karadaylı büyüklerimizle uzun uzun sohbet ettim. Sami Yılmaz ve İzzet Örüç, köyün geçmişi ve kabileleri hakkında önemli bilgiler aktardılar.
Anlatılanlara göre köyün ilk yerleşen topluluklarından biri, Konya Selçuklularından gelen Seyfeddinli kabilesidir. Sungurluların da Konya'dan göç ettikleri, Osmanlı döneminde Bayraktar Halil Sungur'un Karatay Vakfı adına kervansarayın işletmesini üstlendiği rivayet edilmektedir.
Bektaşlıların Dulkadirli soyundan geldikleri, Maraş üzerinden Pınarbaşı ve oradan Karadayı'na ulaştıkları; Sabanlı, Oflazlı ve Mürsekâ kabilelerinin de farklı dönemlerde köye yerleştikleri anlatıldı. Bu bilgiler, sözlü tarih geleneğinin hâlâ canlı olduğunu göstermesi bakımından oldukça kıymetlidir.
Kervansarayın içinde bulunan ve "Hatice Ana Mezarı" olarak bilinen yer hakkında da köylüler ilginç bilgiler verdiler. Onlara göre burada yatan herhangi bir kişi bulunmamaktadır. Osmanlı döneminde Halil Sungur'un, uygun gördüğü için bu mezarı yaptırdığı anlatılmaktadır.
Ziyaretimizin sonunda Sungur Ailesi bizleri evlerinde misafir etti. Gördüğümüz misafirperverlik, Anadolu insanının kadim değerlerini hâlâ yaşattığını bir kez daha gösterdi.
Elbette Kayseri'de misafir olup da mantıdan kaçmak mümkün değildi. Etli, peynirli, birbirinden farklı çeşitleriyle mantılar ikram edildi. "Bizim millet mantıyı sadece sevmez, misafirine de sevdirir." desek yanlış olmaz. Sofraya oturduğunuzda geri durmanız mümkün değildir. Çünkü sizi kırmamak için ısrar ederler.
Allah bütün hanelerine Halil İbrahim bereketi versin.
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.