AĞIR MİSAFİR VE EVİN TELAŞI
Temizlenen mi, yoksa yeniden döşenen mi bu ev?
Evin koridorlarında tuhaf bir telaş var. Sanki duvarlar bir anda dile geldi, yıllardır halının altına süpürülen toz birden hafızasını topladı, tuvalet giderine tıkıştırılan kirlilik birden “ben de buradaydım” diye seslendi. Yatak odalarındaki eski tepişmelerin izleri özenle siliniyor, vitrindeki gümüşler bir düğün telaşıyla parlatılıyor, salonun ortasındaki o devasa çatlaklar ise göz alıcı bir makyajla, sanki hiç yokmuşçasına, kapatılmaya çalışılıyor.
Peki bu zamansız temizliğin sırrı ne? Mutfakta yangın var, tencere kaynamıyor, ocak isten kararmış; oysa ev sahibi konuğun kapıdan girmesini beklemeden salonun duvar kâğıdını övmenin telaşında. Yangın kol geziyor, o ise vitrin düzenliyor — işte tam da burada, akıl ile alışkanlık arasındaki o eski husumet yeniden nüksediyor.
Hani derler ya: “Ağır misafir geleceğinde evin kirliliği göze batar.” Kapıya dayanan bu büyük misafirin kim olduğunu kestirmek zor değil. Kimi zaman sınırların yeniden çizildiği o kanlı jeopolitik sofra, kimi zaman mutfaktaki yangını bir nebze bastırmak için aceleyle kurulan zamansız bir sandık, kimi zaman da “koltuğun ömrünü uzatacak” yepyeni bir hukuki elbise… Misafirin ismi değişse de sofradaki telaş hep aynı ıstırabı taşıyor.
Misafiri ağırlamak kolaydır da, asıl mesele içerideki o sessiz tiyatronun perde arkasıdır. Dün aynı masada kâh yargılayan kâh yargılanan rolündeki eller, bugün birbirini “günah keçisi” ilan edip teker teker ayıklıyor; bu, ironinin bile diline dolanacağı türden bir şark kurnazlığı. Her türlü pürüzü, her usulsüzlüğü, her lekeyi o malum “tuvalet giderine” süpürüp ellerini zeytinyağı gibi kaydırarak üste çıkarmak — işte edebiyatın bile aciz kaldığı asıl büyük sanat budur.
Dışarıdaki alacaklılara, sermaye sahiplerine “Bakın, bizde adalet var, hukuk tıkır tıkır işliyor” mesajı vermek için kurulan bu vitrin, ne yazık ki mutfaktaki boş tencereyi doldurmaya yetmiyor. Kürsülerden estirilen o büyük kamu diplomasisi rüzgârları, yüksek lisans tezlerini aratmayan süslü diplomasi dilleri, belki dışarıdan gelecek itibar ve güven notunu kazanmaya yeter; ama fırındaki ekmeğin fiyatını bir kuruş bile düşürmeye yetmez. Vitrin parlar, mutfak susar; biri göz kamaştırır, öteki karın doyurmaz — ev işte bu tezadın tam ortasında nefes almaya çalışır.
Sözüm ona “güvenli liman” imajı özenle çizilirken, arka kapıda dışarıdaki nüfuz merkezleriyle yürütülen o fısıltılı pazarlıklar da gözden kaçmıyor değil. “Evi temizledik, içeriye çeki düzen verdik, her şey kontrolümüz altında” mesajı veriliyor verilmesine de… Unutulan bir şey var: Yangın mutfaktayken salona serilen ithal halının ömrü, ilk fırtınaya kadardır. Sorulmaz mı peki: Bir ev, yanan ocağını söndürmeden, sadece misafir odasını süsleyerek gerçekten “temiz” sayılabilir mi?
Eğer bu büyük “dizayn ve aklama” operasyonu halkın cebindeki yangını söndürmez, enflasyonun belini kıramazsa; göz boyamak için sahnelenen bütün bu temizlik harekâtı, tarihin o büyük çöp tenekesinde sadece trajikomik bir dekor parçası olarak kalacaktır. Ne vitrindeki gümüş ne salondaki halı, mutfaktaki ateşi hatırlayacak kimseyi teselli edemeyecektir.
Ağır misafir kapıyı çalmadan önce son soru şudur: Bu ev gerçekten temizlendi mi, yoksa pisliğin üstüne yalnızca yeni bir halı mı örtüldü? Toz mu süpürüldü, yoksa sadece yer mi değiştirdi? Zaman, en tarafsız hakemdir; ne halının deseni ne vitrinin parlaklığı onu yanıltır — bekleyip göreceğiz.
Araştırmacı Yazar
Mehmet Dulkadir
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.