DULKADİR’İN ATEŞLE İMTİHANI: ANTEP’İN 10,5 AYLIK ÇIĞLIĞI VE ANKARA’NIN İKBALİ
Tarih, her zaman süslü tahtların ve yaldızlı diplomasi masalarının kaleminden yazılmaz; bazen kundağı çatlamış bir tüfeğin, bazen de açlıktan öğütülen acı zeytin çekirdeğinin hüznüyle kağıda dökülür. Ezberletilmiş tarih masallarının afyonuyla uyutulan zihinler, 1920’lerin Anadolu’suna baktığında sadece yekpare bir kurgu görür. Oysa hakikatin perdesini biraz araladığınızda; gökyüzünün bile barut kokusundan utandığı o günlerde, Gaziantep’in 10 ay 9 gün boyunca feleğin çemberinden tek başına geçişine şahit olursunuz.
O günlerde bu kadim coğrafyada adeta beşikler boşaldı, mezarlar kucak açtı. Yaş kavramının hükmünü yitirdiği, zamanın durduğu bir mahşer günüydü bu: 3 yaşındaki sabi çocuktan 90 yaşındaki piri fani ihtiyara kadar, o topraklarda soluk alıp veren ne kadar can varsa tek bir günde, tek bir nefeste doğuştan nefer kesildi! Her haneden en az bir yiğit helalleşip şehadet şerbetine koşarken; analar, bacılar ve kadınlar sırtlarında mermi, yüreklerinde harmanladıkları o çelikten iradeyle cephenin ana damarı oldu.
Ankara’dan tek bir çuval unun, tek bir yetim merminin dahi ulaşamadığı o kapkaranlık abluka günlerinde Antep; kundağı silah, hanesini kışla eyleyen, mühimmatını kendi dökümhanelerinde imal eden ve adeta de facto bir devlet azametiyle ayakta duran tek kişilik bir orduydu.
Bu yalınayak destan, bize Anadolu’nun derin hafızasındaki o kadim hayaleti, 1243 Kösedağ hezimetinin ardından Selçuklu’nun enkazından doğan o haşmetli beylikler devrini fısıldar.
Osmanlı asırlık bir çınar gibi devrilirken; Dulkadirli bakiyesi olan bu asil topraklarda —Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da— aynı genetik hafızanın silkelenip doğrulması kaderin bir tesadüfü müydü? Şahin Beylerin, Karayılanların ve evlatlarını helallikle cepheye uğurlayan o muazzam ailelerin bağrından fışkıran bu amansız halk kasırgası, Batılı işgalcilerin gözünde basit bir çete mukavemeti değil; tam aksine, Batı'nın uykularını kaçıran yeni ve öngörülemez Türk devletçiklerinin doğuş müjdesiydi.
Fransız ordusu için sahada ne zaman, nereden vuracağı belli olmayan, bir emre değil bir amaca sevdalı bu serdengeçtilerle savaşmak, adeta kör bir kuyuda gölgeyle dövüşmek gibiydi. İşgalciler gayet iyi biliyordu ki; 3 yaşındaki bebeğinden 90 yaşındaki dedesine kadar yekvücut olmuş bir milleti ne toplar susturabilir ne de haritalar zincirleyebilirdi.
İşte tam da bu stratejik kâbusun göbeğinde Fransa, mağlubiyetin acı şerbetini içerken yüzünü payitaht İstanbul’a değil, Ankara’ya döndü.
Fransız diplomasisinin 1921 Ankara Antlaşması’yla attığı o imza, Antep’in yaktığı bu kontrolsüz bağımsızlık ateşini ve topyekûn kenetlenmiş halk gücünü merkezi bir iradenin kontrolüne devrettirip başındaki belayı defetme kurnazlığından başka neydi ki?
Şüphesiz ki Ankara, sahadaki bu kanla yazılmış halk destanını diplomasi masasındaki en değerli cevhere dönüştürmeyi bildi. Fakat eğri oturup doğru konuşalım: O gün Antep’in 10,5 ay boyunca kadın-erkek, çoluk-çocuk surlarda açtığı o muazzam gediği ve Dulkadir coğrafyasının diz çökmeyen o dik başını hesaba katmazsak; bugün ne gururla çizdiğimiz güney sınırlarımız var olabilirdi ne de masalara yumruğunu vuran bir hariciyemiz. Antep direndi, Dulkadir ruhu şahlandı; Ankara ise bu bükülmez bileği taçlandırdı.
Araştırmacı Yazar
Mehmet Dulkadır MHD
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.