Pamuğun Kanı, Dulkadir’in Ahı: Fırka-i İslahiye ve Katır Sırtındaki Türkmen Sürgünü Mehmet Dulkadir yazdı
Pamuğun Kanı, Dulkadir’in Ahı: Fırka-i İslahiye ve Katır Sırtındaki Türkmen Sürgünü
:İngiliz sanayisinin pamuk hırsı ve sarayın fermanı; Dulkadir’in öz evlatları olan Avşarları, Tecirlileri ve Ceritleri Toroslar’ın serinliğinden söküp sıtma bataklıklarına fırlattı. Katır zincirlerinde sürünen bir halkın acısı Payas Zindanları'na sığmadı; Dadaloğlu’nun surlarda delik açan avazı, tarihin alnına silinmez bir mühür vurdu.
İngiliz sanayisinin pamuk ipliğine bağlı iştahı, Amerikan İç Savaşı’nın yarattığı hammadde kıtlığıyla alevlendiğinde, gözler Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’deki o bereketli ve bahtsız ovasına çevrilmişti: Çukurova. Batı’nın devasa çarkları dönsün, sarayın borç harç içindeki kasası "beyaz altın" yani Amerikan pamuğuyla dolsun diye bir ferman yazıldı. Ancak bu fermanın mürekkebi kan, kâğıdı ise yüzyıllardır Toroslar’da ve Dulkadir ilinde hür gezen Türkmen’in sinesiydi.
1865 yılında, adına adı kadar tezat bir isim verilerek kurulan Fırka-i İslahiye; güya "ıslah etmek", medeniyet götürmek üzere Çukurova’ya dayandı. Bir yanda Fransa’da eğitim almış topçu mühendisi Derviş Paşa’nın gülleleri, diğer yanda kanun ve tapu sevdalısı Ahmet Cevdet Paşa’nın soğuk mühürleri... İstanbul’un o mahmur ve halktan kopuk bürokratik aklı için Toroslar’ın öz evlatları, Dulkadiroğulları Beyliği'nin asırlık omurgası olan o ulu Avşarlar, Tecirliler ve Ceritler; kıl çadırda yaşayan "anlayıştan yoksun" yığınlardan ibaretti. Oysa medeniyet dediğin; Dulkadir’in kadim muhafızı olan bir boyu ait olduğu dağdan koparıp, İngiliz tekstil fabrikalarına hammadde olsun diye sıtma bataklığına gömmek miydi?
Katır Zincirinde Bir Halkın Onuru
Islah etmek dedikleri, bir boyun kırılışıydı. Kaçmasınlar, tekrar o yüce dağlara, Zamantı ve Binboğa’daki kadim Dulkadir yurtlarına sığınmasınlar diye koca koca obaların beyleri, yiğitleri ayaklarından katır ve at zincirlerine bağlandı. Yürütülmediler; tozun, çamurun ve utancın içinde sürüklendiler. Ya kadınlar, loğusalar, bebeden taze geçmiş sabiler? Katırların iki yanına asılan "kavara" denilen hasır sepetlere basıldılar, düşüp telef olmasınlar diye katırın terkisine bağlandılar. Katır adımladıkça sallanan beşikler değil, bir kültürün ve hürriyetin cenaze alayıydı.
Payas’ın rutubetli zindanlarından İskenderun Limanı’na, oradan dalgaların yuttuğu sürgün gemileriyle Kıbrıs’ın kavurucu sıcağına... Kıbrıs, Dulkadir torunlarına bir vatan değil, etrafı denizle çevrili bir açık hava hapishanesi oldu. Sürgün yollarında ve Mağusa kıyılarında dökülen her gözyaşı, Akdeniz’in tuzuna karıştı.
Kerpiç Evlerin Sırtındaki Sıtma Kabusu
Dağda rüzgârla yarışan atların sahibi olan Avşarlar ve Tecirliler; ovaya inildiğinde canlı canlı toprağa gömüldü. Islahatın şaheseri olarak sunulan o alelacele yapılmış kerpiç evler, Türkmen kadınları için birer mezar odasına dönüştü. Yaylanın serin pınarından, kekik kokan rüzgârından sökülüp; ovadaki "gecebaş" hastalığının, kan emen sivrisineklerin ve bataklık sıtmasının kucağına bırakıldılar.
Çadırının kapısını gökyüzüne açmaya alışmış kadınlar, o havasız kerpiç duvarların arasında evlatlarının sıtma nöbetleriyle tir tir titreyişini çaresizce izledi. Her gün bir beşik sustu, her gün bir gelin çeyiziyle kerpiç duvarların dibine gömüldü. Anaların ağıtları, pamuk tarlalarının üzerinde yükselen tek gerçek nida oldu.
:"Taş duvarlar Dadaloğlu’nun iradesine dar geldi; Payas Zindanı’nın zifiri karanlığından sıyrılıp yine o sevdalı dağların koynuna düştü."
Zindanı Yıkan Avaz: Dadaloğlu’nun Firarı ve Ölümsüz Direniş
Ama hesaba katamadıkları, topa tüfeğe eyvallah etmeyen bir hakikat vardı: Avşar’ın piri, Dulkadir ilinin gür sesi Dadaloğlu.
Fırka-i İslahiye’nin gazabı onu da hedef aldı; tutuklanıp Payas’ın deniz kokan, rutubetli ve karanlık kalelerine, zindanlarına kapatıldı. Sanıldı ki bir şair susturulursa halkın çığlığı kesilir, sanıldı ki kilit vurulunca sazın teli pas tutar. Oysa taş duvarlar Dadaloğlu’nun iradesine dar geldi; o zifiri karanlıktan bir yol bulup sıyrıldı, zindanın demirlerini adeta iradesiyle eriterek firar etti ve yine o sevdalı olduğu dağların koynuna düştü.
Tarih sayfaları Derviş Paşa’nın zapturaptını kaydederken, halkın hafızası Payas'tan kaçıp dağları yine mesken tutan Dadaloğlu’nu başköşeye oturttu. O, elinde sazı, dilinde yüzyıllık Türkmen töresiyle sarayın fermanını da Derviş Paşa’nın toplarını da tarihin çöp tenekesine fırlattı. Sürgüne de gönderilse, Dulkadir yurtları elinden de alınsa fermanlara eğilmedi; gökyüzünü kendine çatı, Toroslar’ı kendine kale bildi:
"Hakkımızda devlet etmiş fermanı,Ferman padişahın, dağlar bizimdir!Giyimimiz alca kanlı gömlektir,Ferman padişahın, dağlar bizimdir!"
Fırka-i İslahiye geçti gitti. Ne Derviş Paşa’nın sertliği kaldı geride ne de İstanbul’un o kibirli fermanları... Çukurova’nın Amerikan pamuğu tarlalarında bugün rüzgâr estikçe, toprağın altından paşaların adı değil; katır sırtında Kıbrıs’a, Sivas’a sürülen Dulkadir evlatlarının ahı ve zindanları devirip dağlara dönen Dadaloğlu’nun o hiç susmayan ölümsüz haykırışı duyulur.
Araştırmacı Yazar
Mehmet DULKADİR
Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen görüş ve düşüncelerinizi buraya yazınız.