SAKLANAN AĞRI: BİR DULKADİROĞLU VE TÜRKMEN GÖZÜYLE 1926 MUSUL KARARI

SAKLANAN AĞRI: BİR DULKADİROĞLU VE TÜRKMEN GÖZÜYLE 1926 MUSUL KARARI

Tarih, Ankara’da ya da Londra’da masa başında oturanlar için stratejik bir harita çiziminden, mühürlenen bir antlaşma metninden ibaret görülebilir. Ancak sınır hattının öte tarafında, çizilen o yapay çizginin altında kalan öz evlatlar için tarih; parçalanan aileler, suskunluğa mahkûm edilen feryatlar ve süregelen bir yalnızlıktır.

7 Haziran 1926 günü TBMM salonundaki o tabloya —142 kabul, 2 red ve salona girmeyen, sokulmayan 141 milletvekiline— bir de Çukurova’dan, Maraş’tan Musul ve Kerkük ovalarına kadar uzanan Dulkadir obalarının, Bayat, Avşar ve Beğdili boylarının gözünden bakmak zorundayız.

1. Masada Unutulan Sadece Toprak Değil, Öz Kardeşti
1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile sadece stratejik petrol sahaları veya coğrafi sınırlar İngiliz idaresindeki Irak’a bırakılmadı. Asırlarla perçinlenmiş akrabalık bağları, aynı obanın, aynı soyun insanları bir gecede "yabancı bir ülkenin tebaası" haline getirildi.
Çukurova’da, Antep’te, Maraş’ta akrabası kalan; Dulkadiroğlu bey soyunun ve Oğuz boylarının Musul, Erbil, Kerkük ve Telafer’deki uzantıları, İngiliz mandasının ve sonrasındaki yönetimlerin insafına terk edildi. Bir gecede çekilen o hat, düğünlerimizi, cenazelerimizi ve hısımlığımızı bölen kanlı bir bıçak gibi araya girdi.

2. Meclisteki 141 Sessizlik ve Çaresizliğin Sancısı
Ankara’daki 7 Haziran oylamasında 141 milletvekilinin salonda olmaması, sadece bir siyasi taktik veya protokoler bir detay değildi. O sessizlik, öte tarafta kalan Türkmenlerin çığlığını duyan ama elinden bir şey gelmeyen vicdanların ağır yüküydü.
Ankara’daki karar vericiler kendilerince "devletin bekası" ve "Anadolu’yu koruma" hesabıyla reelpolitik bir geri adım attılar. Ancak Kerkük’teki, Musul’daki Türkmen için bu karar; öz vatan bildiği, kan verdiği ay-yıldızın gölgesinden mahrum kalmak demekti. Gaziantep’te, Maraş’ta diş gösterip direnen iradeye Musul Türkmeni de hazırdı; fakat Ankara’nın uzatmadığı el, Türkmen’in direnişini daha doğmadan İngilizlerin hava bombardımanlarına ve Arap-Kürt baskılarına açık hale getirdi.

3. Sınırın Söndüremediği Ocağın Hafızası: İsimlerde Yaşayan Kökler
Paskalya cetveliyle çizilen o kanlı sınır; toprağı böldü, haritayı ayırdı ama göğsümüzdeki o kadim ocağın harını söndürmeye yetmedi. 1926’da Musul ve Telafer Irak’ın karanlık talihine terk edildiği günden beri, o topraklarda sürdürülen varlık mücadelesi sadece bir tutunma değil; bir "ismini, nesebini ve unvanını koruma dirayetidir".
İşte bugün Telâfer’in tozlu sokaklarında, Musul’un kadim mahallelerinde yankılanan Âl-i Devlet (Devletli) ismi, Aymanlı (Eymen) boyunun ayak izleri ve Dulkadirli bakiyelerinin varlığı rastlantı değildir. Onlar, Alaüddevle Bozkurt Bey’in, Osmanlı derbentçi muhafızlarının o coğrafyaya vurduğu silinmez mühürlerdir. Bir asırdır estirilen kimliksizleştirme fırtınalarına, baskılara ve sürgünlere rağmen bu oymak isimlerini unutturmamak; doğan evlatların kulağına beşik başlarında "Zülkadir" adını fısıldamak Musul Türkmeni için adeta sessiz bir yemindir.

Anadolu ile bağları koparılmak istenen her bir Türkmen sefili, kendi öz oğluna "Eymen" derken, soyuna "Devletli" diye sarılırken, evladının adına "Zülkadir" mührünü basarken aslında Ankara’ya unutturulmak istenen o ahde; "Biz buradayız, kökümüz bir, mazi ve istikbalimiz birdir!" nidasını fısıldamaktadır.

4. Türkülerde Şifrelenen Bayrak Hasreti: Beyaz Gül, Kırmızı Gül
Sınırların arkasına hapsedilen ve al bayrağın gölgesinden mahrum bırakılan Musul Türkmeni, gönlündeki bu büyük vatan özlemini hoyratlara, türkülere ve şiirlere nakış nakış işlemiştir.
Dile getirilemeyen, söylenmesi yasaklanan al-kırmızı bayrak sevdası; Türkmen elinde "Beyaz gül, kırmızı gül" feryadıyla yankılanır. Yaktıkları o yanık hoyratlarda geçen "kırmızı gül" sınırın ötesinde kanıyla canıyla beklediği al bayrağın rengini, "beyaz gül" ise o bayrağın üzerindeki ak hilal ile yıldızın lekesiz masumiyetini simgeler. Siyasi haritalar bayrağı elinden alsa da Türkmen, bayrağını türküsüne gizlemiş; bağrında büyüttüğü o al-beyaz sevgiyi kuşaktan kuşağa bir istikbal ümidi olarak aktarmıştır.
Türkmen, derdini ve çaresizliğini düz yazıyla haykıramadığında cinaslı hoyratın katmanlı derinliğine sığınır. Çizilen o kanlı sınıra ve içte büyütülen bayrak sevdasına iki kıta hoyratla şöyle seslenir:
Âl-i Devlet,Köküm bir, Âl-i Devlet.Paskalya çizdi sınırı,Sinemde al, il, devlet...
Gülüm aldır,Açılıp gülüm aldır.Çekme bağra kanlı bıçak,Ak hilal, gülüm aldır...

5. İçten Yıkılışın ve Dış Baskının Ağır Bedeli
İttihatçı maceracılığın I. Dünya Savaşı’nda tükettiği insan gücü ve 1925’te tam da Musul pazarlığı sürerken patlatılan iç isyanlar, Ankara’nın bileğini bükmüş olabilir. Ancak bu diplomatik ve askeri sıkışmışlığın en ağır, en yıkıcı faturasını Anadolu’da kalanlar değil, sınırın güneyinde tek başına bırakılan Kerkük ve Musul Türkmenleri ödedi.

Asırlarca bu topraklara bekçilik etmiş, Osmanlı’nın da Selçuklu’nun da bel kemiği olmuş Dulkadir ve Türkmen boyları; bir anda kendi yurtlarında öksüz, öz vatanlarında garip bırakıldılar.
Sonuç olarak 
1926 kararı, tarih kitaplarına "zaruri bir diplomatik taviz" olarak yazılmış olabilir. Ancak Türkmen ruhu ve Dulkadiroğlu hafızası için bu karar; öz kardeşin masa başında geride bırakıldığı, sızısı kuşaklar boyu sürecek derin bir ayrılıktır.
Fakat o ayaza terk edilen öz evlatlar; evlatlarına Zülkadir adını koyarak, Âl-i Devlet unvanına sarılarak, türkülerinde al-beyaz güllerle bayrak hasretini tüterek 1926’nın o yapay sınırını vicdanlarda çoktan hükümsüz kılmıştır. Ankara Antlaşması devleti kurtarmış olabilir; ancak ne çelik teller ne de paslı sınırlar, Türkmen’in göğsünde taşıdığı Âl-i Devlet şerefini ve ay-yıldızlı al bayrağa duyduğu o kadim aşkı söküp atmaya yetmiştir. Haritalar ayrılığı yazsa da, tarihin ve soyun silinmez mührü aynı hakikati fısıldamaya devam edecektir: Mazi birdir, kök birdir, ruh birdir; öz kardeş öz toprağında asla unutulmayacaktır.

Mehmet Dulkadir (MHD)
Araştırmacı - Yazar

Yorumlar